Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Nureddin Kalgı
Dİ SALVEGERA 89. DE SILAV Lİ ŞEHID SEY SEİD Ü HEVALDOZEN Wİ Bİ
Email: nkalgi@hotmail.com



 ‘Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.’ (Afrika atasözü )

      Bizim tarihimiz de düşmanlar tarafından yazıldığı için Şeyh Said’i ve uğrunda mücadele ettiği davayı kendi emellerine hizmet edecek şekilde yalan ve iftiralarla dolu bir şekilde yazdılar. Resmi tarihi yazanlar, aldıkları direktifler doğrultusunda bir tarih yazdılar. Bu müverrihler daima efendilerini yüceltmiş ve karşılığında da makam, mevki ve mal ile mükâfatlandırılmışlardır efendileri tarafından. Yeni Cumhuriyet’in elit kesimiyle Kürtler arasında cereyan eden hadiseler, Kürtlerin aleyhine çarpıtılarak iç kamuoyuna ve dünyaya yansıtılmıştır. Şeyh Said’i İngiliz ajanı olarak gösterdikleri gibi… Bu hadiseler Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde başlamış ve giderek derinleşen bir hal almıştır. Osmanlı Devleti’nin merkezileşme politikası izlemeye başlaması, Kürtlerde tepkiyle karşılanmıştır. 1800`lü yıllara kadar Osmanlı ile barış içerisinde yaşayan Kürtler, II. Mahmut`un emirlik ve beyliklerini merkezi otoriteye bağlama faaliyetleri sonrasında rahatsızlık ve huzursuzluklar başladı.

   Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren yapılan antlaşmalar gereği özerk olan Kürtler, hiçbir zaman bu antlaşmaları ihlal etmemiş ve devletle ciddi bir çatışmaya girmemişlerdir. Ne zaman karşı taraf antlaşmaları ihlal etmeye yeltenmiş ve merkezileşmeye yönelmişlerse Kürtler bu durumu kendi içişlerine müdahale olarak görmüş ve merkezi yönetimin bu politikalarına karşı çıkmıştır.

Cumhuriyete gelindiğinde ise ayaklanmalar adeta birbirini izler hale gelmiştir. Artık bu dönem inkar, asimilasyon ve zorbalık dönemidir. Bu zulümler sadece Kürtlere yapılmıyor, muhalif olan bütün kesimlere karşı amansız bir yok etme mücadelesi veriliyor. Müslümanların Kur’an okumaları yasaklanıyor, camiler ahır olarak kullanılıyor, İslam’a ait ne varsa yasaklanıyor.  Zulmün tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü bir yerde serhildanların doğması  kaçınılmazdır. İşte ‘Şeyh Said Kıyamı’ veya ‘1925 Kürdistan İslami Direniş Hareketi’de böyle bir zamanda doğmuştur.

‘Şeyh Said Kıyamı’ veya ‘1925 Kürdistan İslami Direniş Hareketi’ bir halkın inkâr, asimilasyon ve yok sayma karşısında bir varoluş mücadelesidir. Bu halk, dinine, kişiliğine, gelenek ve göreneklerine saldıranlara karşı koymada hiçbir zaman tereddüt etmemiştir. İşte bu kez (1640 yılında, Osmanlı padişâhı IV. Murad`a "Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama bi`at etmem!" diyen Amed ilinin Bısmıl ilçesine bağlı Çilsitûn köyünden mümtaz ve saygın bir şâhsiyet olan Şeyh Qâsım-é  Haşim`in torunu) Şeyh Said ortaya çıktı.  Şeyh Said’de bu çerçevede kıyam etmiştir. Şeyh Said Piran’da verdiği bir hutbede şunları söylüyordu: “ Türklerle bizi birbirimize bağlayan bağ İslamdı.Mustafa Kemal hilafeti kaldırarak bu bağı kesti.” Bunu iki şekilde okumak mümkündür. Mustafa Kemal’in kestiği bağı tekrardan tamir etmek  ve bu İslam bağını tesis ederek Türklerle Kürtleri  birleştirmek  ya da Kürdistan’ı bağımsızlaştırmak. Her iki durumda da kıyam kaçınılmazdı. Artık imanın kurtarılması için kıyam gerekliydi ve bu kıyam 13 Şubat 1925’te başladı.  Bu mücadele hak ile batılın mücadelesidir. Bu hareketi lekelemek ve gözden düşürmek için iğrenç karalama kampanyaları geliştirildi. Resmi tarihi yazanlar ve yazdıranlar, kendilerinde bulunan bütün olumsuz vasıfları, bu harekete ve liderine yamamaya çalıştılar. Yakın tarihte olan bitenler hakkında bizlere çok az şey intikal ettirdiler. Tarihi olayları diledikleri şekilde kaleme aldılar. Olmamış olayları olmuş gibi göstererek korkakları halkın gözünde kahraman yaptılar ve olanların birçoğunu da halktan gizlediler. Yakın tarihin üzerine örtülen bu perde kaldırılmalı ve gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Tarihi, egemen despotların ve yalaka takımının müdahalesinden azad etmedikçe çocuklarımıza güzel bir gelecek tasarlayamayız.

      Kurtuluş mücadelesi döneminde verilen sözler unutulmuş,  hatırlatanlar şiddetli cezalara maruz bırakılmış ve gizli ajandalar açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Gizli ajandası olan Mustafa Kemal, Lozan Antlaşması’ndan önce Kürtler için söylediği sözleri rafa kaldırmış ve Kürtlere karşı hasmane bir tavır sergilemiştir . M. Kemal’in 1920lerde söylediklerini kısaca hatırlayalım:

Mustafa Kemal 7 Ocak 1920’de : “… Bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkez ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur...”
El-Cezire Cephesi Komutanı Tuğgeneral Nihat Paşa ‘ya : “ …Kürtlerle dolu bölgede ise, hem iç politikamız ve hem de dış politikamız açısından ölçülü yerel bir yönetim kurulmasını savunmaktayız.”

24 Mart 1919’da : “ …kendi adıma açıklıyorum ki; Benim Anafartalar’da, Kürdistan’da, Suriye’de, başlarında bulunmaktan kıvanç duyduğum kahraman ordular, haydutların değil, Osmanlı ulusunun namuslu çocuklarından kurulmuştur…”

    Yolun başında, Kürtlere ihtiyaç duyulduğu bir zamanda Kürtlerin sırtı sıvazlanmış, övgüler dizilmiş, Müslümanlıktan, din kardeşliğinden dem vurulmuş… Tâ ki Cumhuriyet kuruluncaya kadar. Cumhuriyet kurulunca söylenenler unutulmuş, katı bir Türk milliyetçiliği anlayışı ile yeni bir sistem inşa edilmeye başlanmıştır.  1924 Anayasasında Türkçe tek resmi dil ilan edilmiş, Kürtçe yasaklanmış, Türkiye ahalisi Türk olarak ilan edilmiştir. İşte 1924 Anayasası’ndan birkaç madde:

Madde 88- Türkiye’de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.

Madde 68- Her Türk hür doğar, hür yaşar…

Madde 69- Türkler kanun karşısında eşittirler ve ayrıksız kanuna uymak ödevindedirler…

Madde 70- Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, yolculuk, çalışma, mülk edinme, malını ve hakkını kullanma, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma hakları ve hürriyetleri Türklerin tabii haklarındandır.
     Artık bu ülkede sadece Türklerin hakkı vardır ve sadece Türkler bu ülkede hür doğar ve hür yaşar. İnkâr politikasının yürürlüğe girmesiyle yeni cumhuriyetin temsilcileri sadece Kürtleri inkar etmedi. Osmanlı geçmişini de inkâr etti ve bu geçmişi yok saydı.

     13 Şubat 1925`te başlayan Şeyh Said kıyamının temeli 1923 Azadi Örgütü’nün kuruluşuyla birlikte atıldı. Fakat Azadi Örgütü’nün planladığı bir hareket değildir.

     Şeyh, kıyamı başlattığı zaman hanımı ona şöyle der: “Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun?”. Bu soru karşısında Şeyh tarihi cevabını şöyle verir:

“Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kâfirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kâfirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar…”  

Şeyh Said   kıyamından sonra  Türk Devleti, 25 Şubat 1925′te Örfi İdare ( sıkıyönetim )   Kanunu ile Hıyaneti Vataniye Kanunu’nda bazı değişiklikleri görüştü ve Kürtlere karşı sert tedbirler içeren kanunlar hazırladı. Bu kanunlarla,  neredeyse Kürtlerin tamamı vatan haini ilan edildi. 4 Mart 1925′te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu ile de Kürt illeri denetim altına alındı ve Kürtler için sıkıntılarla geçecek yeni bir dönem başladı. 

      Şeyh Said Kıyamı’nın bastırılmasına kısa bir süre kala, dönemin başbakanı Fethi Okyar, meclisten ve cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’den gelen “yeterince sert olmadığı” gerekçesiyle görevden alınır yerine “yeterince sert” bir politika izleyecek olan Kürt asıllı İsmet İnönü getirilir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun metni incelendiğinde, tek hedefinin kıyamı  bastırmak olmadığı açıkça görülür. Bu kanunun çıkmasıyla İstiklâl Mahkemeleri kurulur ve tüm muhalif sesler bastırılır. Meclisteki tek muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekilleri, bu durumun farkındadır ve kanuna itiraz edeceklerdir ama iktidar partisi milletvekilleri tarafından susturulurlar.

     3 maddeden oluşan 4 Mart 1341 (1925) tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu`nun 1. maddesi şöyleydi:
“İrticaa
 ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisini (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bâis (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı ( örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri, girişimleri ve yayınları), Hükümet, Reisicumhurun tasdikiyle ve re`sen ve idareten men`e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef`al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) Hükümet, İstiklâl Mahkemesi`ne tevdi edebilir ( Bu fiilleri işleyenleri Hükümet İstiklal Mahkemesine verebilir).” Bu kanunla sadece Kürtler değil, muhalif olan kim varsa tamamı susturulmuş ve şiddetle bastırılmıştır. Ülke, bu şekilde Kemalist reformlar için hazır hale getirilmiştir. Takrir-i Sükûn Kanunu`nun çıkmasıyla birlikte birtakım (İstiklal, Tevhid-i Efkar, Tanin, Vatan vs.) gazeteler kapatıldı. Bu kanun 4 yıl boyunca yürürlükte kaldı ve 1929 yılında kaldırıldı.

Bu kanuna dayanarak oluşturulan İstiklal Mahkemeleri ise verdikleri idam kararlarını Meclisin onayını almaksızın infaz etme yetkisine sahiplerdi. Nisan ortalarında yakalanan kıyam önderi Şeyh Sait ve beraberindeki 47 dava arkadaşlarıyla birlikte Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesinde göstermelik bir yargılama sonucunda idama mahkûm edildi ve infaz hemen ertesi gün, 29 Haziran 1925’te gerçekleştirilerek şehid edildiler.  Cenazeler ailelerine teslim edilmeyerek bilinmeyen bir yere gömüldü.  Dünyada liderleri idam edildikten sonra mezarları bilinmeyen tek halk Kürdistan halkıdır. Bu kıyam esnasında  10 bine yakın ev yıkılmış, Binlerce insan sürgün edilmiş ve  15 binden fazla insan katledilmiştir. 1925-1928 yılları arasında 200 binden fazla  insan kötü koşullarda yaşamını yitirmiştir. Bu zulmü halkına reva gören ikinci bir devlet yoktur. Hiçbir devlet zulüm ile abad olmaz.

    Ancak devlet terörü burada bitmedi. Eylül ayına gelindiğinde, Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı sıfatıyla imzaladığı çok gizli bir kararname hazırlandı: “Şark Islahat Planı Hazırlanmasına Dair Kararname”. Bu kararname doğrultusunda hazırlanan “Şark Islahat Planı” ise 24 Eylülde Bakanlar Kuruluna sunularak onaylandı. Kemalist rejimin yürürlüğe koyduğu bu plan, her türlü baskı ve şiddetin yanı sıra, sistemli bir asimilasyonu da öngörüyordu. 27 maddeden oluşan bu planın ilk maddesi, “şark” illerinde yürürlükte olan sıkıyönetimin bu programın uygulanması sona erene kadar devam etmesini öngörüyordu. Planın asimilasyona yönelik en çarpıcı maddeleri ise 13, 14, 16 ve 17. maddeleri idi. Bu maddeler, bölgedeki vilayet ve kaza merkezlerinde hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kurumlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe dışında bir dil kullanmayı yasaklıyordu. Kullananların hükümete ve belediyeye muhalefet ve mukavemetten cezalandırılacaklarını söylüyordu.    

       Bu cezaların nasıl uygulandığını Ayşe HÜR’ün Bakış Dergisi’nden aktardıklarından okuyalım : “Kozluklu Mele Abdullah anlatıyor. 1940lı yıllar. Diyarbakır’a gitmiş. Çarşıda Türkçe bilmediği için Kürtçe konuşuyor. Biri çarşıda kolunu tutuyor ve ‘Gel, belediyeden seni çağırıyorlar’ diyor. Hoca ‘Tu kîyî?’(Sen kimsin?) diye soruyor. Şahıs ‘Ben belediye zabıtasıyım’ diyor. Hoca ‘Belediye reisi beni tanımaz ki beni çağırsın’ dese de zorla reisin huzuruna çıkarılıyor. Reis ‘Çarşıda Kürtçe konuşmuşsun. Konuştuğun her kelime için 5 kuruş para cezası vereceksin’ diyor. Hoca itiraz etmeden cebindeki paraları masaya bırakarak al sana para diyor. Memur paranın üstünü vermeye çalışırken ekliyor: ‘Paralar sizde kalsın. Ben Türkçe bilmiyorum. Akşama kadar çarşıda Kürtçe konuşacağım. Senin zaptiye efendin de benimle gelsin. Akşam onunla sana geliriz. Ne kadar cezam varsa alırsın ve üstünü verirsin, ben de evime giderim’

Ka Nanekî bi Tirkî Bide

Bir örneği de Diyarbakır’lı yazar, araştırmacı Şeyhmus Diken anlatıyor: ‘’Aklıma tek partili dönemin bir uygulaması takılıyor. Düşünmeden edemiyorum. Kürtçe konuşmak yasak! Ağızdan alenen duyulacak dozda çıkan her Kürtçe kelime için vatandaş ceza ödemekle mükellef. İspiyoncular çarşı pazar fır dönüyor. Adamın evinde çocuklar aç. Fırına gidip ekmek almak lazım. Ama ekmeği istemek için de birkaç sözcük Türkçe  bilmek gerek. Adam çaresiz ve fırıncının karşısında ‘Ka nanekî bi Tirkî bide’. Fırıncı arif adam halden anlayan biri:’Ha ji te re nanekî bi Tirkî’. Tercümesi şu:’Bana Türkçe bir ekmek ver’ ‘Al sana Türkçe bir ekmek’

    Kürtlere reva görülen sayısız  zulümlerden sadece iki örnek. Şark Islahat Planı isim değiştirerek  ilerleyen yıllarda da çeşitli kanunlarla ve gizli kararnamelerle devam ettirildi. Bu süreç 2000’li yıllara kadar devam etti. 80’lerin ve 90’ların Türkiye’sine gelindiğinde Kürtler geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde genişletilmiş bir sürgünle karşı karşıya kalacaklardı. Bu dönemde 4000’den fazla köy boşaltıldı; tarlası, merası, ormanı, hayvanı, evi yakılan Kürt köylüleri amansız bir devlet terörü eşliğinde göçe zorlandılar. 2000’li yıllarda ise bu zorunlu göç yerini, tarımın ve hayvancılığın yok edilmesi sebebiyle tüm geçim olanaklarından yoksun bırakılan milyonlarca Kürdün ekonomik nedenlerle büyük kentlere ve çoğunlukla da batıya göçüne bıraktı. Büyük kentlerin varoşlarında sefalet içinde bir hayat yaşamaya mecbur bırakıldılar. Bütün bu zulümlere rağmen ne Kürtsüz bir Kürdistan hayalini gerçekleştirebildiler, ne bütün Kürtleri yok edebildiler ve ne de Kürtleri asimile edebildiler. Zalimler amaçlarına ulaşamadan bu hayata veda ettiler.

   Son yıllarda sorunun çözümüne yönelik ciddi adımlar atıldı. Atılan bu adımlar Kürtler arasında  karşılıksız kalmadı. AK Parti hükümeti döneminde atılan bu adımlar tekrar Kürt halkına bu sorunun çözüleceğine dair bir ümit aşıladı. Son yerel seçimlerde Hükümet bunun karşılığını aldı. Diyarbakır’da annelerin çocuklarına kavuşmak için yaptıkları eylemler oldukça önemlidir. Çözüm süreci olmasaydı bu eylemlerin yapılması imkânsızdı. Hükümet, atılması gereken adımları doğru ve hızlı bir şekilde atmalı. Öncelikle çözülmesi gereken sorun Kürt sorunudur. Yoksa silahların bırakılması, PKK’nın dağdan indirilmesi sorunu çözmez, sadece PKK’yi çözer. Çünkü PKK bir sonuçtur, sebep değildir. Gelişmeler umut verici ama yeterli değildir.            

     Son olarak şunu da vurgulayalım ki, Türkiye’de yaşanan sorunlar temelde ‘sistem’ sorunudur. Artık ömrünü doldurmuş, resmi ideolojinin paradigmasına dönük değişimler yaşanmadan, bunun ürettiği, sebep olduğu diğer problemlerin çözülmesi de mümkün değildir. İçinde yaşadığımız coğrafyada yaşanan ‘Kürt sorunu’ vb. problemlerin çözümünde de İslam’ın en önemli ‘imkân’ olduğunun farkına varılması gerekir. Kürt sorununun çözülmesi, Türk toplumunda aşırı milliyetçi duyguların törpülenmesini de sağlayacaktır. 

Şehadetinin 89.yılında şehidlerimizi rahmetle anıyorum.

Şehîd Namirin

Lew mirina min ji bo Xwedê û dînê wî ye.

04.07.2014

Bu makale 1093 kez okundu...

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası