Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Mustafa Altunkaya
Işid Vak`ası, Fikir Kökleri ve Mezheplerarası Diyalog / Çözüm Süreci
Email: mustafa.altunkayainonu.edu.tr



  

ما برای وصل کردن آمده ایم

نی برای فصل کردن آمدیـم

Biz ayırmak için değil,

Birleştirmek için geldik

Mevlânâ Belhî Rûmî

 

Mustafa Altunkaya

  mustafa.altunkaya@inonu.edu.tr

Ebu Mus’âb ez-Zerkâvî’nin Irak’ta Tevhîd ve Cihâd Hareketi’ni kurarak Üsâme b. Ladin’e bey’at ettiğini açıklaması ile birlikte örgütlenmeye başlayan Işid’in adı, şimdi Tanzime’l-Kaide yerine telaffuz ediliyor. Suriye Rejimi ile muhalifler arasındaki çatışmaların giderek uzun zamana yayılması, Irak-Şam İslam Devleti adlı yapının Suriye’ye de el atması için uygun ortam hazırladı. Zerkâvî ile başlayan süreç, Ebu Hamzâ el-Muhâcir’le, onun da öldürülmesi üzerine Ebubekir el-Bağdâdî ile devam etmekte ve Tanzime’l-Kâide’nin Irak Şam Projesi biçiminde sürdürülmektedir.

Yazımızda, İslam Tarihi’ndeki 3T (Üç Teyâr-ı Fikrî/Harekî: Teşeyyü’-Tesennün-Tasavvuf) eğilimlerinin kök ayrımından yola çıkarak, bugün Yeni Düzen’de etki alanını artıran Işid’in fikrî arkaplanına ışık tutmaya çalışacağız.

Öncelikle bu 3T isimlendirmelerinin bir algı ürünü olduğunu ve Dünya Düzeni için İSLAM’ın, tüm eğilimleriyle birlikte “tek bütün” telakki edildiğini hatırlatmak gerekir.

Maamafih uluslararası sistem, İslam’ı topyekün karşısına alacak bir dili kullanmamaya özen gösteriyor. Sistem’e itiraz kabiliyeti olan İslam’ı, farklı isimlerle (etnik ve mezhebi) ayrımlara tabi tutarak, her bir blokun efradını cami nitelikte büyümesini istemiyor. Bu nedenle yüz yıldır saha araştırmaları yapıyor, İslam âleminin fay hatlarını ve güç dağılımlarını tespit ediyor.

1907’de güney vilayetimiz Bağdat’ta, Fransız arkeolog Louis Massignon (ö. 1962), yaptığı kazı çalışmalarında gerçekte neyin peşindeydi? Arkaplan okumasıyla Massignon’ın sadece Hallâc’ı 33 yıl[1], bir Hıristiyan papazın İbn Teymiye’yi 25 yıl çalıştığını düşününce şaşırmamak elde değil. İslam toprakları üzerinde birbirini kontrol edebilecek güçlü mezhebi eğilimleri, İslam’ın fikrî stratejik fay hatlarını tespit edip bunlar üzerinde hesap yapmak için bu çalışmalar gayet elverişli değil midir?

Dolayısıyla Işid’in fikrî köklerini de stratejik kodları üzerinden okumak mümkündür. Bunun için hadise-sebep-müsebbep bağlamında bir denklem kurmak yeterlidir.

Burada cevap arayan soru şu: Işid, bir Harici yapılanma mı? Pers yayılmacılığına karşı bir savunma mı? Yoksa İslam dünyasının kırık hatlarının etkisiyle gelişen bir Angloamerikan fırsat hesabı mı?

Amerika ve İngiltere’nin kimi zaman her inanç ve düşünceden silahlı örgütleri taktik olarak desteklediği bilinmektedir. Ancak Irak-Şam İslam Devleti (Işid)’in bir İngiliz-Amerikan projesi olduğunu düşünmek de tek başına meseleyi izaha yetmeyecektir. Işid’i hazırlayan en önemli zemin olarak, ğuluvv’a meyilli İslami hareketleri unutmamak gerekir.

Filhakika, ikna yeteneği olmayan hareketlerin tarih sahnesine çıkamayacağı malumdur. Tesennün kökenli Işid, bir kısım ayet ve hadislerin zahirinden yola çıkarak tekfir, cihad, hilafet söylemlerini temellendirmeye çalışırken aynı şekilde Teşeyyü’ kökenli gulat Şiîler de batınî yorumlarla muhacirlerin önde gelen isimlerini tekfire varan ifratî eğilimler gösterebilmekte ve taraftar bulabilmektedirler.

Modernitenin etkisiyle savrulan, atomize olan, psikolojik sorunlarla boğuşan, tarih ve çevre duyarlılığını yitiren kitlelerde hem kendi canına kıyma (intihar) hem de başkalarının canına kıyma (katil) eğilimi sıkça görülmektedir. Câzip fikri şartların da oluşması halinde, gençlerin bu tarz yapılanmalara temayülü mümkün hale gelmektedir.

Bu tatarrufî eğilimlerin önlenmesi, aklın işlevsel kılınmasına, içtihat kurumunun çalıştırılmasına, düşünce özgürlüğü, ikna ve hoşgörü kavramlarının içselleştirilmesi gibi hayatın içinden üretilen çözümlere bağlıdır.

Burada sorgulanması gereken bir diğer husus, Teşeyyü’/Tesennün potansiyelinin farkında olan uluslararası “Düzen”in, bu kritik hatları harekete geçirebilme kabiliyetidir.

Dünya Düzeni’ne bu yeteneği bahşeden, niza’a düşüp dağılmak suretiyle bizzat Âlem-i İslam’ın kendisi değil midir?[2] Ümmet, toplumun bütünleşme, kendini yenileme ve yeni koşullara uyum sağlama kapasitesini etkileyen bir olgu olarak[3] tarih bilincini ve zaman hikmetini yitirmiş, evinin içinde birliği/dirliği sağlayamaz hale gelmiştir.

Oysa ümmetin şahitliği, kutuplara yeni bir kutup eklemek değil, var olan kutupları mütekâmil bir bütüne dönüştürmek ve tarihsel hikmeti yeniden kurmaktır.

Dünyanın kurtuluşu için Havarilerin çabuk gel![4] dediği bu vasat ümmet; aklı, firaseti, dinamizmi ile temayüz etmeli, kurucu medeniyet dili ve dinamiğine sahip olduğunu ispat etmelidir. Ümmet, kendi efradını tecrit edip vurmaktan (harcamaktan) vazgeçmedikçe, hangi mezhep, etnisite ve tabiiyetten olursa olsun kendi beyinlerini taşımasını bilmedikçe uluslararası sistemin bu plan yeteneği de devam edecektir.

Yol uzun, düşman zorlu ve mevcut basiretsizdir. Fayda veren zikre, duâya, gayret ve ihlâsa ihtiyaç vardır. Bu da değişimi, akıl-yoğun bir ahlak anlayışından, kalp-yoğun bir yeni ahlak anlayışına (irfan-tasavvuf) intikali gerektirir.

Bu yeni ahlak; İslam’ın, aklı devre dışı bırakan gelenekleri ile nassı devre dışı bırakan gelenekleri arasında aklı da nassı da işlevsel kılan kurucu üçüncü yapılanması olacaktır.

Ama kalbî ilimleri bile tasavvuf ve irfan şeklinde ikiye ayırıp siyasallaştırdılar. Her ikisi de İmam Rıza (ö. 203/819)’nın Horasan Ekolü’nün ürünü olmasına rağmen İran Devleti irfanı, Osmanlı Devleti tasavvufu benimsedi.[5] Suudi Arabistan’ın desteğindeki eğilim ise Resmi Tesennün olarak her ikisini de reddetti, hatta çoğu zaman tekfir etti.

Bunun için İslam dünyası, bu üç resmi temayülün müştereklerini çoğaltıp aşırı uçlarını dengeleyecek güçlü bir İslâmî liderliğe sahip olmalıdır. Ancak bu şekilde insanlığı, nefha-i ilahîden ayırarak vicdanından koparan küresel kapitalizmin sulta alanından ve planlarından kurtulabilir.

Bu arada Türkiye, bölgede hareket kabiliyetini artırma yönündeki stratejik hamlelerine temel aldığı “Arap Baharı” kavramsallaştırmasının bir tuzak olduğu konusunda başından beri tereddütlüydü. Aradan geçen yıllar ve Mısır/Suriye tecrübesi bu tereddüdünde haklı olduğunu gösterdi. Nitekim Topçu’nun deyimiyle bir toplumda inkılâp, ancak şuurlarda sorumluluk iradesi yaratabilirse mümkün ve feyizli olabilirdi. Dolayısıyla her devrim ruhî bir değişim tarafından hazırlanmalıydı, çünkü sosyal meselelerde hendese yanıltıcı olabilirdi.

Gelinen noktada Irak işgali ile birlikte İran’ın, aynı nispette Türkiye’nin önü açılmıştır. Fakat burada üçüncü ve faal bir unsurun varlığını unutmamak gerekir: Germen kökenli fırsatçı antik saksonlar (Anglosaksonlar). İsrail’in ani, telaşlı özelliğine karşılık antiksaksonlar soğukkanlıdırlar ve büyük fırsatlar için sessizce beklerler.

Bütün bunlar, bölgedeki gelişmelerin arkaplan okumalarında bize ışık tutacak yön levhalarıdır. Şimdi gelelim Işid eylemleriyle yeniden gündem olan radikal hareketlerin tarihsel ve fikri köklerine.

Tatarruf veya Kur’ân tabiriyle “ğuluvv/ aşırılık”, ahlaki ve fikri bir problemdir ve her dönemde insanlığın sosyal tarihinin konusu olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de; “ لا تغلوا في دينكم غير الحق/Dininizde yersiz aşırılık yapmayın” şeklindeki ilahi hitap, aşırılığın bütün zamanların ve şeriatların sorunu olduğunu ve vasat ümmet olmakla muttasıf Müslüman Ümmet’in de bundan müstesna olmadığını belirtmektedir.

Sözgelimi Sadukî ve Ferisî Yahudiler ile Opus Dei ve Kafatası/Kemikler ya da Fransisken Hareketi gibi kimi Hıristiyan eğilimler, hatta tekfirci Selefiler, tekfirci gulat Şiası ile bunların modern tezahürleri; aşırılığın her din, felsefe ve coğrafyada olabileceğini göstermektedir.

Bireyler arasında cemaatleşmenin sosyal bir tatmin duygusu meydana getirip bir kurumsal kültür oluşturduğu doğrudur. Fakat burada ortak değerlerin, kurumsal ilke ve normların varlığı şarttır. Bir at çok hızlı koşabilir fakat istenen hedefe kontrollü koşabilmesi için dizgine ihtiyaç vardır. Sosyal tatmini sağlayan ortak değer alanı akıl ve nass yularıyla dizginlenmemiş oluşumlarda en sapkın düşünceler bile, müntesipler tarafından mutlak doğru olarak algılanabilmektedir.

Tarihte İmam Ahmed b. Hanbel’in nass duyarlılığını alıp bir adım ileriye taşıyan Şeyhülislam İbn Teymiye, sanıldığının aksine Teşeyyü’ü de Tasavvufu da topyekün tekfir etmemişken İbn Teymiye’yi birkaç adım daha geçerek öne çıkan Muhammed b. Abdulvahhab ise; Suudi Arabistan’ın resmi görüşünü dayandırdığı ve bugün birçok radikal tesennün hareketinin beslendiği fikri kaynak durumundadır.

Pozitivizmin etkili olduğu 20.yüzyıl İslam toplumlarındaki Tasavvuf ve Teşeyyü’ aleyhtarlığının da altında aynı fikrî ve ideolojik yaklaşım sözkonusuydu. Oysa farklı kanaat ve önceliklere göre hakikat algısının tonları değişebilmektedir. Zira her zaman için son sözü ve hükmü ancak Allah söyleyebilir. Bu nedenle fıkhi/itikadi mezhep kurucuları birbirini tekfir etmemişken onların mensupları, buna cür’et edemezler. Müslümanlar mevcut halden kurtulmak zorundadırlar çünkü bu şiddet ve nefret dili ümmetin kendi bünyesine yönelirse millet kırılır, bilad-ı İslamiye yıkılır.

Kalpler arınmadıkça, Kur’ân ahlâkı içselleştirilmedikçe, şeytan zayıf hatları vurmaya devam eder. Muhasibî (ö. 243)’nin hukukullaha er-Riâye hassasiyeti, Uyub-ı nefs (iç bünye zaaflarının) farkındalığı ve kalplerin keşfiyle Rabbânî fütûhât ve füyûzâta talip olmadıkça ümmet, ezberlerini tekrar edip duracaktır.

İbn Abdulvahhab sadece bir teorisyen de değildir. Fikirlerini, hâkim düşünce yapma- ya çalışan sahabe, evliya, suleha ve ulema mezarları dahil ölçüye uymadığı gerekçesi- yle kabirlerin yıkılması, halk nezdinde mübarek telakki edilen sembollerin tahrip edilmesi gibi uygulamalarla dönemin emirlerine karşı kimi zaman kanlı savaşlara da girişen silahlı birliklerin başında bir isim dir. Savaştığı emirlerle yaptığı anlaşmalarda kullandığı semboller siyah bayrak, kılıç ve kelime-i tevhidden ibaretti.

Aslında Muhammed b. Abdulvahhab’ın gör üşleri ve buna dayanılarak yapılan savaşlar; Osmanlı Tasavvufu, İran Teşeyyüü karşı- sında yeni bir resmi ideolojinin doğum sancılarıydı.

Esasen burada Cihadî Selefîler olarak kendilerini tanımlayan bu çizginin fikri temellerini Sıffîn ve Cemel’e bağlamak da doğru değildir. Zira her iki hadisede de taraflar birbirlerini tekfir etmemişler, aralarındaki çekişmeyi genellikle siyasi taktik hamlelerle soğuk savaş şeklinde sürdürmüşlerdir. Ümmü’l-Mü’minin Hz. Aişe’nin Sıffin’e katılmaması, Hz. Ali’nin ise Şam muhalefetini tekfir edenleri; “إخواننا بغوا علينا/Onlar baği olmuş bizim kardeşlerimizdir” diyerek azarlaması bu tutumun en bariz göstergesidir.

Hal böyle iken İslam Tarihi’nde ilk mutatarrıflar, Muaviye b. Ebi Süfyan’ı baği olduğu için tekfir eden, Hz. Ali’yi de hakem önerisini kabul ettiği için tekfir eden Havaric olmuştur. Bu zümre aşırılıkta o kadar ileri gittiler ki Habbab b. Eret (ra) ve hamile eşini de katlettiler sonra da hurma ağacından yere düşen hurmayı alıp yemenin caiz olup olmadığını tartıştılar. Hz. Ali, Hakem olayında onların “ان الحكم الا لله/Hüküm ancak Allah’ındır” dolayısıyla Allah’tan başka hakem tayin etmek küfürdür şeklindeki iddiaları için; “القول حق و لكن اريد به الباطل/ Söz doğrudur lakin bu sözle onlar, batılı kastetmektedirler” diyordu.

Deriyye Emiri ile “Din ve Kılıç’ın İttifakı” adı verilen bir anlaşmada kullandığı kelime-i tevhid ile kılıç figürünün bugün Suudi Arabistan ve Işid bayraklarında da yeralması, İbn Abdul- vahhab ile Işid ve Suudi Arabistan arasında bir fikir birliği olarak görülmektedir. Aynı şekilde IŞİD’in Suriye İslamî muhalefetini bile tekfir etmesi, nass’ı öne çıkarıp aklı ve içtihadı önemsiz addetmesi, onları hem Hz. Ali’yi hem de muhaliflerini tekfir eden Havaric’le anılmaya sevketmektedir.

Suudi Arabistan’ın, resmi düşüncesini büyük ölçüde belirleyen bu yaklaşım ile kimi zaman sorunlar yaşadığı da olmuştur. Hatta el-Kaide’nin kimi kralları hedef alan açıklamaları bilinmektedir. Ancak bu düşüncenin Sovyetlere karşı Afgan savaşındaki varlığı ile Çeçen/Bosna savaşlarındaki saha etkinlikleri, bu kez Amerikan karşıtı söylemleriyle İslam ülkele- rine, Irak ve Suriye’ye yoğunlaşması farklı bir sürece girildiğinin işaretidir.

Gençler arasında hızla yayılan bu Cihadî Selefî anlayış, Arap ülkelerinde demirin ve ateşin gücüyle de olsa İslami bir hilafet kurmayı amaç edindiğini beyan etmektedir. Ancak Işid’in Veysel Karanî, Ammar b. Yasir gibi sahabe ve evliya kabirlerine karşı tutumunun yanısıra, en sert kanadı Ebu Abdurrahman el-Irâkî’nin Halep’te rejim muhaliflerinin de aralarında bulunduğu kafa kesme görüntüleri, Müslüman kamuoyunda infial uyandırmıştır. Böylece İslam dünyasını kıskaca alan teşeyyü` ve tesennün orijinli tatarrufî hareketleri dengeleyecek tasavvufî ahlak ve girişimlere ihtiyaç olduğu, bu girişimi, geçmişte olduğu gibi bugün de bir Osmanlı ideolojisi olarak tasavvuf Türkiye’sinin gerçekleştirebileceğine dair öngörü ve beklentiler dillendirilmektedir.

Müslümanlar iç dünyalarındaki zaaflarına karşı bireysel-toplumsal imtihanlarını başarıyla verememişken kibir, zulüm, ucub, haksızlık, ayrımcılık, haset, atalet, israf, yalan, iftira, yoksulluk, şehvet-servet-kudret düşkünlüğü, ufuksuzluk, hoşgörüsüzlük gibi kalbi ve ruhi illetlerle başları dertteyken yeni husumetlere heves etmenin karşılığı yoktur.

Harb kökünden Mihrab kavramı, şeytan ve şeytani olanla savaşılan bir mukaddes mekân anlamında iken “و هو قائم يصلي في المحراب / Mihrabda namaz kılan”ı terör etmenin, namaz üzerinde cinayet işlemenin bir mazereti olabilir mi? Bu ümmet bunların hepsini yaşadı. Tarihimizde ibretle arkaplan okumaları yapılması gereken onca sahne varken, hâlâ gaflet ve dalaletle davranmak  bir vicdan krizidir.

Ümmetin iç bünye zaaflarının başında hâlâ mezhep ve meşrep ayrımcılığı gelmektedir. Kendi mezhebini mutlak hak, diğerlerini batıl görme şeklinde tezahür eden bu hastalık, savaşlara kadar varan bir ciddi zaaftır. Tarihte birçok şahsiyetin yanlış okumalar neticesinde yanlış anlaşıldığı bunun ise  ayrılıklara neden olduğu da bir vakıadır.

Kelimeler sınırlı, düşünce ve duyuşlar sınırsız olduğu için bir yazarın sınırsız zihin faaliyetinin ancak yarısını kelimelere dökebildiğini düşünürsek, düşüncenin kaynağıyla onları bize aktaran kelimeler arasında nasıl bir mesafe oluşacağını tahmin edebiliriz. Kur’an-ı Kerim’de; “لا تدركه الابصار /gözler onu idrak edemezler[6] ayeti, idrak kabiliyetimizin sınırlılığına işaret ediyor. Aksi halde “كل حزب بما لديهم فرحون/her hizip kendiyle övünüp[7], ağyarı tekfire devam edecek, bu ise Tevhid’in bireysel/sosyal tecellisini geciktirecektir. Bediüzzaman: “Ben, Kürtçe düşünüp, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değil”[8] derken de aynı zorluğa işaret ediyor. Dolayısıyla eser ve şahısları ele alırken, itham etmeden önce bir hata payı bırakmak gerekir. Zira mezhep sahiplerini hatta takipçilerini tekfir etmek, kolaycılığın ötesinde ağır bir vebaldir.

Ümmetin bir diğer zaafı; tarihî, etnik ve coğrafi temeldeki ayrımcılıklardır ki bunun ne amaçla üretildiği bugünlerde daha iyi anlaşılmıştır. Bu topraklar Turaniyan, İraniyan, A`rab ve Ekradın  birlikte yaşadıkları ortak bir coğrafyadır ve bu halklar, İslam ortak paydasında millet olmuşlardır. Bunlar arasında etnik dava yürütenler “âdem”e mahkûm olmuşlardır. 466 yıl önce Sultan Yavuz-Şah İsmail savaşı ne bir mezhep, ne de bir etnik kavgaydı. İran Şahının divanını Türkçe, Türk Hakanının ise Farsça yazması bunun ibretamiz göstergesiydi.

Evet, sonuç olarak İran menşeli tekfirci Teşeyyü’e karşılık Suudi Arabistan menşeli tekfirci Tesennün’ün hatta Türkiye menşeli tekfirci tasavvufun varlığı bu ülkelerin birer vakıasıdır. Bu durum ne bir ilktir ne de bir son. O halde burada ciddi bir görev sözkonusudur.

Bu görev insanlığın şahitleri olarak İslam Birliği idealine hizmet edecek, Uluslararası İslamî İlimler ve Araştırmalar üzerinden bölgesel  projelerle Özerk Diyanet-Evkaf kurum ve kuruluşlarına düşmektedir.



[1] Louis Massignon, Hallac-ı Mansur, Der. Niyazi Öktem, Ant Yay. İst, 1994, s. 5.

[2] ولا تنازعوا فتفشلوا و تذهب ريحكم... ../ Niza etmeyin, dağılırsınız gücünüz elden gider… Enfal 46.

[3] John Tosch, Tarihin Peşinde, Yurt Yay, İst., 1997, s. 7.

[4] Aziz Barnabas, İncil, Kültür Basın Yayın Birliği, İst., bilatarih, s. 195.

[5] Şah İsmail sonrası İran’da tasavvufun itibar görmemesi, İran mutasavvıflarının ehlibeyt bağlılıklarına rağmen Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman’ın faziletlerini teslim etmesinden ileri gelir. Ayrıca uluslararası hakemli bir İran dergisinde tasavvuf başlıklı makalelerin yayınlanmaması da yazılı olmayan bu rezervi göstermesi bakımından önemlidir. Bkz. Ali Semerkandî, Bahru’l-Ulûm, Sül. Küt. Kehf Suresi 18.

[6] K.Kerim, En’am 103.

[7] K.Kerim,  Mu’minun 53.

[8] Said Nursî, Münâzarât, Tenvir Neşr. İst. s.16.

20.11.2014

Bu makale 883 kez okundu...

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası