Bu adımlar dünyayı ağlattı !
İslam âlimleri peygamberler şehri Urfa`yı gezdi
28 Şubat`ta 4. dalgaRahmetli Gök Mustafa’ya uyarak “âhh ki geceler de gündüz olsa da çalışsak” diyerek, uzun zamandır üzerinde gece-gündüz demeden çalıştığım Cellâdına Gülümseyen Şair İsmet Özel, Çağdaş Türk Şiirinde Dini Motifler, Çağdaş Türk Şiirinde Bitkiler Âlemi, Yeni Türk Şiirinde Bâyezid-i Bistamî Okulu ve Misyonu kitapları beni bir hayli yordu.
Yılların yorgunluğunu ve bitkinliğini atmak maksadıyla ve ayrıca “biz de bir yol sıla-yı rahim yapalım” diyerek 20 Ağustos cumartesi gününün kuşluk vaktinde maaile Rize’den yola çıktık.
Trabzon’da, Yaşar Bedri’nin Nakkaşhâne’sinde bir öğle molası verdik. Yaşar Bedri, yıllardır bir havari gibi üzerinde çalıştığı Trabzon Şehrengizi’ni nihayet çıkarmış. Ama çok haklı olarak Belediyenin ve Valiliğin ilgisizliğinden yakındı. Haklıdır, sanata ve sanatçıya destek vermeyen belediye ve valilik ne işe yarar bilmem?..
Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden dümeni taammüden Şalpazarı’na doğru kırdık. Oradan da Mehmet Başaran’ın Sis Dağının Başında Borana Bak Borana diyerek beni kışkırttığı için Sis Dağının eteklerinde yer alan Geyikli beldesine doğru huruç eyledik ve o gece 657 Ali Karagöz kardeşime ve ailesine misafir olduk.
Kendileri kıymetli edebi, kültürel ve İslami müktesebata sahip olup, şahsen ter ü taze el değmemiş bir duldur. Azıcık nazı ve birazcık da niyazı vardır. Ayrıca Fethullah, Tayyip ve Amerika gibi Çanakkale geçilmez metanetinde ontolojik üç kalın kırmızıçizgiye sahiptir. Zât-ı âli’leri Sis Dağının başı gibi sisli ve sesli bir adamdır. Kendisinden seslilere ve sislilere tahammül edemez. Üçüncü şahıslara ve ilgililere duyurulur.
Sis denilince, benim muhayyilemi de yoğun sisler kapladı ve aklım beni karanlıklar içindeki muhayyilemin bilmem nerelerine/derelerine sürükledi.
Fakat Mehmet Başaran’ın söylediği gibi Sis Dağının başında boran yoktu, ismiyle müsemma olarak sis vardı. Fuzûlî’nin ruhunu şad ederek “aldanma ki şair sözü elbette yalandır” deyip geçtim.
Sis Dağının başındaki sisten mülhem olarak Tevfik Fikret’in Sis şiirini hatırladık ve mazmun olarak Sultan Abdülhamit’e atıfta bulunduk. İttihat ve Terakki’nin silahlı-silahsız bürokratları, ideologları ve toplum mühendisleri sürekli olarak Osmanlının sisinden bahsederler de Cumhuriyet’in Tek-Parti dönemindeki sisinden hiç bahsetmezler, hep aydınlığından bahsederler.
Osmanlının, Abdülhamit dönemi sisini anlatan Tevfik Fikret gibi bir şair vardır da Tek-Parti dönemi sisini anlatan Cumhuriyet’in niçin bir Tevfik Fikret’i yoktur acaba? Hakikaten niçin Cumhuriyet’in bir Tevfik Fikret’i yoktur? Bu soru, üzerinde uzun uzadıya düşünülmesi ve cevaplandırılması gereken bir konudur. Abdülhamit döneminde, Tek-Parti döneminden daha çok hürriyet ve adı konulmamış bir demokrasi olabilir mi acaba!..
İkinci Meşrutiyetten beri sis, edebiyatımızda zulmün mazmunudur; bilenler bilir. Şimdi tel örgüyü geçtiği için telmih olarak faş olmuştur ve piyasa malı işporta haline gelmiştir.
Tevfik Fikret, Osmanlının sis çanıydı. Cumhuriyetin ne yazık ki Tevfik Fikret gibi bir sis çanı olmadı. Olamadı ve olamazdı da!.. Ancak Melih Cevdet Anday’ın Cumhuriyet’in anti-sisçanı olduğunu söyleyebilirim.
Sis çanı, arkaik ve klasik dönemlerin telgrafhânesi sayılır. Çünkü böyle buyurmuştur, Garip akımının üçten sonuncu şairi Melih Cevdet Anday ve onun şiirinde sis çanı bir Telgrafhâne’dir. Aslında bu şiir, Cumhuriyet düşmanlarına karşı dergâhta, mecliste, bargâhta ve meydanda günde beş vakit okunarak cahil millet uyarılmalıdır.
Memleketin sahibi ve kurucu iradesi Tek-Parti döneminin Cumhuriyet Halk Partisi dışında bir başka partinin iktidara gelmesi, memleket için sis çanlarının çaldığı anlamına gelir. Bu yüzden eli silahlı güçleri sürekli zinde tutmak zorunludur.
Bu, memleketin iç düşmanlar tarafından kalelerinin demokratik yollardan cebren ve hile ile zapt edilerek bütün tersanelerine girildiği ve işgal edildiği anlamına gelebilir. Üstelik dağdaki çobanın oyuyla bağdaki mankenin oyu bir sayılarak memleket gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan iktidar sahiplerine teslim edilmiş olabilir.
Sis çanı, yoğun sisli havalarda alarm verme amacıyla kullanılır. Sis çanının çaldığı yerde canlının olduğu anlaşılır. Sis çanı, yaşama dair sevindirici bir alarmdır.
Sis çanı, deniz taşıtları gemiler ile dağlardaki hayvanlarda imdat davulu olarak kullanılır. Yani dağda sisli havaları seven kurtların, yolunu kaybeden hayvanları kapmaması, zayiat verilmemesi ve yerlerinin belirlenmesi için hayvanların boynuna asılır.
Yayıncılık dünyasında, bu konuyu gündemde tutan ve genellikle Karabıyıklı Türklerden Demirtaş Ceyhun ağırlıklı yayınlar yapan Sis Çanı adında bir yayınevimiz de mevcuttur. Bu yayınevimiz de insanları olası ulusal iç tehlikelere karşı uyarma misyonunu hakkıyla yerine getirmekte ve yayınlarıyla sürekli sis çanını zangır zingir çalmaktadır.
Sis çanı, edebiyatta eleştirinin sembolü ve metaforudur. Bu yüzden severim sis çanını. Semih Gümüş de Eleştirinin Sis Çanı adıyla bir tenkit kitabı yayınlamıştır. Sis çanı çalıyorsa, edebiyat büyük bir tehlike içinde demektir.
Sis, gündüzleri tehlikedir, gece ise çok büyük bir tehlikedir. Bu durumu vurgulamak için Ahmet Ümit de Sis ve Gece adında polisiye bir roman yayınlamıştır. Hayatımıza yön ve intizam veren polisler için roman yazılır da jandarmalar için yazılmaz. Çünkü orası hâlâ bizim için mahremdir. Sahi polis romanı vardır da niçin bir jandarma romanı yoktur? Edebiyat tarihçilerinden cevap beklerim.
Laik Cumhuriyet’in yılmaz müdafii Köy Enstitülü Behzat Ay’ın da Sis İçinde adını verdiği bir romanının olduğunu hatırlatalım. Yani memleket sis içinde, kurtarıcısını beklemektedir.
Necati Tosuner de bütün öykülerini topladığı kitabına Sisli ve Sonrası adını vermiştir. İzzet Göldeli’nin de Sis Çanı adlı bir şiir kitabının olduğunu belirtelim. Unutmayalım ki dağ ne kadar sisli olursa olsun, büyük adamların yolu zirvelerden geçer. Ayrıca büyük adamların yolu büyük dağlara uğrar ve büyük adamların yolu uzundur.
19.09.2011
Bu makale 843 kez okundu...