Bu adımlar dünyayı ağlattı !
İslam âlimleri peygamberler şehri Urfa`yı gezdi
28 Şubat`ta 4. dalga
Ölümün kıyısına kadar gelmiş, ölümün öteki yüzüyle çoktan yüzleşmiş bir adamdır Uxbal. Uxbal’a son aylarını yaşatan kanser, sadece kendisine ait umutları değil, kocaman metropolde, umutlarını Uxbal’a bağlayanların umutlarını da yok eden bir şeylerin metaforudur. Kanser, Uxbal’a kişisel sonunu yaşatırken, metropoldeki yapının deşifresini oluşturur adeta.
Alejandro González Iñárritu’nun kamerası, son filmi Biutiful’da Barselona’nın arka sokaklarına yöneliyor. Modern dünyanın insanlığa “armağanı” olan kocaman metropollerin herhangi birinin arka sokaklarına benzer Barselona arka sokakları. Uxbal’ın kanseri ile metropollerin kanserli yapıları arasında paralellik kurar yönetmen. Kanser, kişisel bir ölümün değil, toplumsal ölümün metaforu olarak kurulur böylece.
ARKA SOKAKLARDA HAYAT
Kaçak çalıştırılan ve bu yüzden her türlü haktan mahrum olan göçmenlerin, gökdelen ve parlak ışıklı binaların ardında ısrarla gözlerden uzak tutulan arka sokakların kanserinin ortasındaki türlü türlü insanların sefaleti ile birlikte yaşar Uxbal. Göçmenlere iş ve barınak bulmak, kimi cenaze törenlerinde ölü ile ilişki kurmak gibi işler yapar. Kendisinin de bir “kaybeden” olarak yaşadığı metropol soğuğundan sığınmak için, göçmenlerin çaresizliğini kendi çaresizliği yapacak kadar iyi biridir aslında. Kaderin sürüklediği noktada kötü şeylere de sebep olmuş iyi birisi…
Biutiful, çöplüğün içinde mücevher arama çabası olarak dikkat çekiyor. Her insanda gizli olan bir şeyleri arama çabası… Tükenişlerin hepsini birden ömrünün son anına sığdırmak zorunda kalan bir insanın büyük acıları ve çaresizliği, izleyiciyi o çaresizlik içinde bir şeyler aramaya iter. Marambra, Uxbal, Ana ve Mateo’nun bir masanın etrafında güle oynaya yedikleri yemektedir çare! Ya da Uxbal’ın Nijerya’dan gelmiş bir kadına çocuklarını emanet edecek kadar güvenmesi… Veya belki de aralarında hiçbir akrabalık bağı olmayan yaşlı bir kadının kollarında ağlayan Uxbal’ın teslimiyet isteğinde…
MODERNİTENİN KANSERLİ YAPISI
Bir yönetmen olan Godfrey Reggio, bir keresinde, tüm dünyanın Los Angeles’a dönüşmeye başladığından, insanların hepsinin birbirine benzemeye başladığından ve çeşitliliğin yok edildiğinden bahsetmişti, modernitenin kanserli yapısından bahsederken. Los Angeles modern metropolün bir sembolü olarak, kanserin göbeğini temsil ediyor olmalı. Az sayıda insanın görkemli hayatlarının ışıkları için çok sayıda insanın yakılması… Her parlak ışık binlerce tükenişe ve ölüme denk!
Barselona, Los Angeles gibi, görkemli cilasının altındaki çürümüşlüğü ile önümüze sunuluyor Iñárritu tarafından. Kanserin, etrafından taşmaya başladığı bir çürümüşlüktür söz konusu olan. Uxbal gibi nice iyi insanları, çürümüşlüğü içinde çaresizliğe ve kötülüğe mahkûm eden bir yapı...
Peki, insan, çevresinin çürümüşlüğüne teslim olup, o çürümüşlük içinde güzeli aramayı kesmeli midir? Iñárritu’nun cevabını aradığı soru bu olmalı! Biutiful, güzelin (beautiful) çarpıtıldığı bir dünyada, yeni bir güzele ihtiyacın dışavurumudur belki de. Ontolojik olarak “yukarı” ile bağlarını koparmış olduğu sanılan insanın, türlü yollarla o bağları yeniden inşa etme çabasının dışavurumu. Uxbal’ın, Çinli göçmenlerin gazlı sobadan ölümünden kendini sorumlu tutması, ya da cenazelerde ölmüş insanlarla “konuşması” kopan bağların yeniden inşası için çabalayan bir insanın güzellik arayışıdır bana kalırsa.
METROPOLLERİN CİLALI GÖRÜNTÜLERİ
Uxbal, bütün o kirlilik, sefalet ve acımasızlık içinde yolunu kaybetmiş iyi bir insandır. İnsandan umudu kesmememiz gerektiğinin bir ifadesi belki de! Tutunacak tüm dallarını kaybetmiş insanlığın tekil metaforu olarak, “bireyleştirilmiş” insanın trajedisini temsil eder.
Birey, eşref-i mahlûkat olarak yaratılmış insanın “kanserli” bir formudur. Kanserlidir, çünkü sadece kendini öldürmekle kalmaz, çevresindeki yapılara da yayılan bir tehlikeyi içinde barındırır. Sadece kendisiyle ilgilidir; ama kendisinden çok başkalarına zarar verir. Modern hayattaki şehir yapısı ve özellikle metropoller, birey acımasızlığının, özellikle yoksul kesimlerde ve göçmenlerde net olarak tezahür edebildiği bir durum arz eder. Acımasızlık atomlaşmalarla görünür hale gelir. Her koyun kendi bacağından asıldığı için, metropollerin cilalı görüntüleri arkasında mezbahalar vardır. İnsanların kurban edildiği mezbahalar!
Uxbal ve etrafında ilişkide olduğu göçmenler, bu devasa mezbahanın içinde, ruhları kesilen ve küresel kanserin tekil versiyonlarını yaşayan insanlardır. Ama bütün bu sefalet içinde dahi insan güzellik aramaya yazgılıdır. Uxbal, aradığı güzelliği gönülden hisseder.
‘ARAYIŞ AŞKINA’ BAĞLANMAK
Ağlayabiliyordur Uxbal! Umut edebiliyordur tüm çaresizliğine rağmen… Acımasız ve bencil bireyler topluluğunun karşısına, bütün tutsaklığına rağmen, vicdan azabı çeken, ağlayabilen ve güzel rüyaları olan bir “insan” olarak çıkar. Belki de, acılarının doruk noktada olduğu gecede kızı Ana ile konuşurken gördüğü rüya bu güzellik ihtiyacı ile ilgilidir.
İnsan, eşref-i mahlûkattır. Aşağıların en aşağısına atıldığı noktada dahi hep ahsen-i takvîm’i özler. İnsan ruhunun güzellik arayışı ile yaşanan hayat arasındaki çatışmadır kanseri yaratan şey. Ama o kanserden çıkışın yolu da bu “arayış aşkına” sıkı sıkıya bağlanmakta gizlidir. Uxbal, sıkı sıkıya tutunuyor hayata. Ama birey olarak değil, insan olarak. Çektiği onca acıya rağmen, sevmeyi, merhameti ve öteki için acı çekmeyi ihmal etmeden…
Iñárritu, önceki tüm filmlerinden çok daha üst düzeyde ve belki de en umut verici filmini yapmış. Tüm o umutsuz görüntünün ardında beliren ışık o yüzden umut ve acıyla karışık ağlatıyor insanı. Javier Bardem filmografisinde zirve denebilecek bir oyunculuk sergilemiş. Acısı, umutsuzluğu, sevgisi ve umudu karmakarışık olmuş “insan”ı olağanüstü bir güçle tasvir edebilmesiyle…
09.05.2011
Bu makale 1145 kez okundu...