Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Davut Güler
Rojova Devrimi(!) Kobani Savaşı ve PKK Vandalizmi
Email: gulerdavut@gmail.com



 Tarihe 6-7 Ekim olayları olarak geçen PKK’nın son kalkışma olayları ve vandalizmi, tıpkı bundan 60 yıl önce İstanbul’un çeşitli semtlerine  kalabalık gruplar gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere gelerek burada Rum, Ermeni ve Yahudilere ait ev  ve işyerlerinin  tahrip edilmesi, yakılıp yıkılması 15’in üzerinde insanın öldürülmesi  5000’in üzerinde ev ve işyerlerinin  hasar görmesine vesile olan 6-7 Eylül olaylarını hatırlattı.

Rojova’yı hedef alan fakat Kobani’de yoğunlaşan IŞİD - PYD/PKK çatışmasının uzaması IŞİD’in yoğun askeri gücü karşısında PYD/PKK güçlerinin çaresizliği(!) ve ajitasyonu sonucu gelişen olaylar, Türkiye’nin başta büyük şehirleri olmak üzere 28 ilini savaş alanına çevirdi. Kandil ve HDP’ nin Kobani’yi bahane ederek kışkırttığı, KCK’nın “özsavunma gücü” olan gençlik birimi, sokak çetelerini aratmayacak bir tarzda hiçbir hukuk tanımaksızın tam bir Vandalizm sergilediler.

Olayların başladığı 6-7 Ekim tarihinden bu güne 40’ın üzerinde İnsan hayatının kayıbına sebep olan, ülkemizde yaşanan son olaylar bir gerçekliliği bize bir kez daha hatırlattı; başta ülkemiz olmak üzre İslam coğrafyasının herbir parçasının siyasi zemininin  ne kadar kırılgan olduğunu müşahede etmiş olduk.

İslam coğrafyasının bölünmüşlüğünün sancılarını kaç kuşak daha yaşayacak  bilemiyoruz. Bildiğimiz,  kendi zamanımızın bize yüklediği koşulların ağırlığından öncelikle sorumluyuz. Bu bağlamda  başta ülkemiz olmak üzere yakın coğrafyamızdan yani Irak’tan, Suriye’den, Suriye’nin bir parçası olan Rojova’dan ve siyasal Kürt hareketinin (PKK/PYD) jargonuyla Rojova/Kobeni Kantonu’nda  yaşananları anlamaya çalışacağız.

Sorunun doğru anlaşılması ve sağlıklı bir teşhisin konulması açısından problemin saç ayaklarını tespit etmemiz önceliktir. Bunlar;  evvela  Suriye ve Irak’ın içinde bulunduğu siyasal, etnik ve mezhepsel bölünmüşlük. İkinci olarak Irak ve Suriye üzerinde, hilafete dayalı İslam Devleti oluşturma idealiyle var olan IŞİD (el Kaide ise 2020 hedefi olarak aynı ideali taşıdığını iddia ediyor) Üçüncü olarak bölge ülkelerinde ki Kürt siyasal hareketlerinin nüfuz hâkimiyeti ve güç gösterisidir. Bu bağlamda; Barzani önderliğindeki Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve Suriye topraklarında çoğunlukla Kürt nüfusun yaşadığı ve (PKK/PYD) önderliğindeki Kürt siyasal hareketinin efsaneleştirdiği Rojova bölgesi. Dördüncü olarak Ak Partinin Yeni Türkiye ve Ortadoğu stratejisi ve Beşinci olarakta Bağımsız İslami yapı ve Hareketlerin, Türkiye ve İslam Dünyası stratejisidir. Konumuz bağlamında ülkemizin ve yakın coğrafyamızın sorununun  nesnesi ve öznesi  bunlardır.

İlk olarak, Suriye ve Irak’ın içinde bulunduğu siyasal bölünmüşlüğe dair daha önceki yazılarımızda belirli bir ölçekte değinmiştik. Bu iki ülkenin içinde bulundukları fiili durumun sonucu; küresel ve bölgesel güçlerin nüfuz savaşı arenası durumunu yaşatıyor. Her iki ülke içinde ülke bütünlüğünü sağlayacak siyasi bir otorite oluşmadığı müddetçe bölünmüşlük kaçınılmaz olacaktır ve muhtemelen haritalar yeniden çizilecektir.

İkinci olarak bu iki ülke üzerinden, Suriye ve Irak’ta  sözde hilafete dayalı İslam Devleti oluşumu idealiyle var olan IŞİD (el Kaide ise 2020 hedefi olarak aynı ideali taşıyor iddiası)’dir demiştik. Yaşanan olaylar gösteriyor ki; elan bölgenin en önemli aktörü olan IŞİD; bölgede var olan gerek dini guruplarla gerekse siyasal rejimlerle ve gerekse de küresel güçlerin oluşturduğu koalisyon güçleriyle savaş halinde. Bu kadar cephede sürdürülen savaşın galibi kimler olacak zaman gösterecek. IŞİD ve el Kaide gerek kullandığı dil, gerek şeklen görünümleri ve gerekse kendi ifadeleriyle tüm şer odaklarına karşı süren savaşın durum ve pozisyonu, öncelikle kendi savaşçılarına moral ve manevi üstünlük sağladığı gibi Müslüman toplumların bazı kesimlerinde de sempati kazandıkları da söylenebilir. Bu ülkelerdeki siyasi iktidar ve otorite boşluğu IŞİD gibi örgütlerin tüm bu sıcak gelişmelere ve şiddetli çatışmalara rağmen kısa zaman aralığında tasfiyesi mümkün görünmüyor.

Üçüncü olarak Suriye bağlamında Kürt siyasal hareketlerinin ki bunlar; “Suriye Kürt Ulusal Konseyi ENKS; (daha çok Mesut Barzani’ye yakınlığıyla bilinen siyasi partiler.) ve Demokratik Toplum Hareketi TEV-DEM; (çatısı altında ise Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve diğer siyasi partiler. Bir yandan Kürt siyasal hareketlerinin nüfuz hâkimiyeti ve güç gösterisi sürerken diğer yandan ittifak arayışları da devam etmektedir. Bu bağlamda; IŞİD’e karşı oluşturulan ABD öncülüğünde ki Koalisyon Güçleri’nin, Kürtlerin siyasal bölünmüşlüğünü ve güç zaafiyetini önlemek için ‘birlik-ittifak’ baskısıdır ki bu baskı sonuç vermiştir. Yakın tarihte; “Mesut Barzani’nin girişimiyle Rojava`da tüm Kürt partiler ve taraflar arasında ki birliği sağlamak için ENKS ve TEV-DEM heyetleri bir araya getirildi. Taraflar, Mesut Barzani`nin huzurunda `Duhok Anlaşması` olarak adlandırılan metni imzaladı. “Barzani: Bu anlaşma Düşmanlarımıza Cevaptır”  diyerek anlaşmanın müjdesini bütün Kürt halkına ilan etti.

Rojova’nın gerçek ve belirleyici gücü ise; (PKK/ PYD) önderliğidir. Barzani’ye yakın olan veya olmayan diğer siyasi güçler daha çok dış baskılarla olaya dâhil edilmeye çalışılıyor,  ENKS örnekliğinde olduğu gibi. Bu bağlamda, (PKK/ PYD) çevrelerince efsaneleştirilen Rojova Devrimi ve Devrime yüklenilen anlam ve Rojova’nın siyasi, coğrafi ve demoğrafik yapısına da değinmiş olalım.

Siyasi anlamda birlik ve ittifak arayışları belirli ölçüde sonuç verdiğini yukarıda ifade etmiştik. Coğrafi ve demoğrafik yapısı bakımından Rojova; Suriye topraklarında çoğunlukla Kürt nüfusun yaşadığı ve Kürt siyasal hareketinin ve önderliğinin özellikle de Abdullah Öcalan’a PKK’ nin kuruluş ve yurt dışına çıkma sürecinde ev sahipliği yapmış bir yer olduğundan dolayı ayrıca anlamlıdır. Efsaneleştirilen Rojova Devrimi’nin coğrafi ve demografik yapısına gelince; Suriye Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Rojova; Cizire, Kobani ve Efrin olarak adlandırılan üç kantondan oluşmaktadır. Bu üç kanton kuzey tarafında Türkiye’yle, güney tarafında ise elan var olan IŞİD’le komşudur. Kısaca kantonlardan bahsedecek olursak;

Cizire kantonu Rojova için en stratejik bölgedir. Bu bölgenin dörtte üçü Rojova Kürt yönetimi altında bulunmakta, nüfusu 2 milyon olduğu  ve Rojova’nın tüm ekonomik zenginliği de bu bölgede bulunmaktadır. Kobani kantonu; orta kısımda bulunmakta ve yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı ve bu süreçte üç tarafı IŞİD tarafından kuşatılmış, kuzey tarafında ise Türkiye’ye çıkışı olan bir kantondur. Efrin kantonu; daha batıda bulunan ve savaştan kaçanların da sığınmasıyla nüfusu nerdeyse bir milyona ulaşmış; yine bu bölge de iki taraftan IŞİD güçlerince sarılmış durumdadır, diğer iki sınırı ise Türkiye ile komşudur.

Rojava`daki bu üç bölge, şu anki mevcut durumda coğrafik olarak birbirinden koparılmış durumdalar. Ancak bu durum siyasal yapıların organik ilişkilerini engellemiyor. Siyasal Kürt parti ve örgütleri Rojova`nın her üç parçasında da örgütlü. Rojova devriminden sonra oluşan kurumlar aynı koordinasyon bünyesinde çalışıyor. Aynı zamanda Rojova’nın silahlı kanadı PYD/YPG de, her üç bölgede askeri kurumlaşmasını sağlamış ve konuşlanmış durumdadır.

IŞİD ise,  İdealindeki devlete kavuşması açısından, bölgeyi coğrafik olarak bölmeye çalışıyor. Elinde ki ağır silahların varlığı ile kısmen de bunu başarmış durumdadır. Fakat bu onlara yetmemekte, işte bu nedenle Kobane’yi ele geçirerek Rojova devrimi üstünden Kürtlere karşı psikolojik bir etki yaratmaya çalışmaktadır. Bu kuşatmanın başarıya ulaşması durumunda IŞİD hâkim olduğu topraklarda kesintisiz bir koridor sağlamış olacak. Ve hâkim olduğu toprakların arasında kalmış bu bölge ile bir bütünlük sağlamış olacak. IŞİD için durum her ne kadar bununla özetleniyor olsa bile uluslararası arenada işin daha çetrefilli olduğu ayrı bir gerçekliktir.

Suriye’de yaşanan iç savaş sonrası, Rojova’daki (PKK/ PYD) güçleri siyasi statü bağlamında önemli bir kazanım elde etmiş ve aynı zamanda ideallerindeki yönetim modelini uygulama açısından Rojova çok önemli bir zemindir. Bu durum Türkiye açısından; Türkiye’yi rahatsız etmenin ötesinde bir tehdit olarak da algılanıyor. Yine bu olasılık bölgede Kürtlerin bu kadar güçlenmesini istemeyen diğer birçok ülkeyi rahatsız etmektedir.

Dördüncü olarak Ak Partinin, Yeni Türkiye ve Ortadoğu stratejisine gelince; 12 yıllık Ak Parti iktidarı süreci ile ilgili şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. En azından Ak Parti iktidarı; tarihiyle, halkıyla ve halkının değerleriyle barışık olma noktasında samimiyet testinden geçmiştir. Ceberut ulus- devlet ve baasçı Kemalist ideolojinin Müslüman halka ve halkın değerlerine ve yaşam tarzına yönelik inkârcı ve dayatmacı uygulamalarını statükonun tüm direncine rağmen kaldırmıştır. Bu bağlamda Ak Parti; Kürt sorununu öncelikle kabullenmiş ve sorunun çözümü noktasından, 2009’dan beri sürdürülen, “Kürt Sorunun Çözümü” sürecinin takipçisi olmuştur. 30 yıldır sürdürülen düşük yoğunluklu savaş çözüm süreciyle silahların bırakılacağı ve mücadelenin siyasal zeminde sürdürüleceği bir iklime doğru hızla yol alıyordu ki; yazımızın hemen girişinde ifade ettiğimiz gibi; İslam Dünyası siyasal anlamda öyle kırılgan bir zeminde bulunuyor ki, gerek ülkemizde gerekse sınır komşumuz ülkelerde yaşanan olaylar bunun açık şahididir.

Bu bağlamda; Rojova’da yaşanan IŞİD kuşatması ve Rojova’yı savunun gerek PYD/YPG güçleri ve gerekse diğer silahlı güçlerin yetersizliği bir acziyete ve paniğe sebep olmuştur. Kandil/KCK’nın ve PYD/YPG güçlerinin Rojova’da ki yenilginin gerekçesini Ak Parti, IŞİD’İ destekliyor ve koruyor gibi bir yalana dayandırmalarıdır. Bu asılsız gerekçeyle, Kandil/KCK ve HDP önderliğince halkı ve PKK güçlerini isyana çağırmalarıdır. Kandil/KCK’in çağrısı; “Tüm halkımızı Kobani direnişi içinde yer almaya çağırıyoruz. Yasaklarla Kürdistan’ı zindana çevirmeye çalışan kararlara karşı Kürdistan’ı onlar için zindana çevirmeli, mezar etmeli. Kürdistan’da devlet namına bir şey kalmamalı”  ve HDP eş başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’ın çağrısı ise; “Kobani’den durum son derece kritik. IŞİD saldırılarını ve AK Parti’nin Kobani’ye yönelik ambargosunu protesto etmek üzere halkı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek olmaya çağırıyoruz”.

Kandil/KCK ve HDP önderliğince yapılan bu çağrı sonucu; 28 ilde yaşanan vandalizmle, 40’ın üzerinde İnsan hayatının kayıbına, milyarlarca lira maddi zarara ve yüzlerce okul, bina, dükkân, ev, dernek, parti gibi mekânları yıkan, yakan, yağmalayan ve akıl tutulması yaşayan bir zihniyetin yaptığı cürümler çok pahalıya mal olmuştur.

Yaşanan bu vandalzmin maliyeti Müslüman Kürt halkına ağır olduğu gibi, Kürtlerin mazlumuyeti üzerine kurulmuş 30 yıllık silahlı ve siyasi mücadelenin tüm kazanımlarını kaybetmelerine ve Türkiye toplumunun önemli kesiminin düşmanlığını da kazanmış oldular. Hâlbuki bir yıl öncesine kadar Abdullah Öcalan’ın 2013 Nevroz şenliklerindeki sürece yönelik mesajı, PKK/BDP-HDP çevresinde ve Kürt coğrafyasındaki halkların önemli bir kesiminde de coşkuyla karşılanmıştı. Çözüm sürecine yönelik alınan her karar veya atılan her adım çözümü istemeyenlerce bir bariyerle karşılaşıyor olsa da büyük halk kesimlerince barışa özlem daha bir taraf buluyordu.

100 yıllık bir sorun kısa bir zaman diliminde çözülemeyeceğini elbette herkes biliyor, yine dünyanın hiçbir yerinde bu gibi sorunların kısa zaman aralığında çözülmediği de bilinen bir gerçekliktir.

Beşinci olarakta Bağımsız İslami yapı ve Hareketlerin, Yeni Türkiye ve İslam Dünyası stratejisi ne olmalıdır? Sorusu daha çok bizim mahalleyi ilgilendiren bir sorudur. Yaşanan sorunun anlaşılması ve çözümü bağlamından, kestirmeden cevap verilecek olursa; İslami yapıların soruna yaklaşımı elbette çözüm odaklı olmalıdır. Çözüm odaklı olmalıdır cümlesinin açılması lazım. Çözüm bağlamında öncelikle şunlar söylenebilir: Bağımsız İslami yapı ve hareketlerin tecrübe birikimi ve ortak aklı bütüncül bir tasavvura dönüşmelidir. Bunun önünde birtakım fikri bariyerler vardır ve bunlar nelerdir? Parçalı bir hal üzereyiz, zihin dünyamız çok dağınık, yapılarımızı oluşturan insanlarımızı doğru değerlendiremediğimizden hem büyük enerji kayıbımız var hem de insanlarımızın önemli bir kısmı da atıl bir şekilde beklemektedir. İslami yapıları oluşturan insanların geldikleri sosyal çevrelerin etkisi mutlaka dikkate alınmalıdır. İnsanlarımızın parayla, makamla ve karşı cinsle imtihanı yakın takip edilmelidir. Yine bu bağlamda olayın psikolojik boyutunu, hareket tarzını ve geçmişte yaşanılanların etkisi de düşünülmelidir.

İnsan bir noktaya odaklandığında psikolojik olarak başka bir şeyi düşünemez ve göremez. Bundan mülhem hareketle, İslami yapılarımız daha çok kendi merkezli bir eylemlilik üzre olduklarında resmin bütününü göremiyorlar. Düşünce olarak farkında olanlarımız ise daha önceden yaşanan olayların hafızamızdaki olumsuz etkileri bizi isteksiz veya temkinli yaklaşmaya itiyor, taki olaylar çığırından çıkıp ateş kapımıza dayandığında olayın sıcaklığını hissetmeye başlıyor ve doğal olarak feryatlarımız yükseliyor. Feryatlarımız insanlarımızın vicdanını harekete geçiremiyorsa, yapılanlar ve yaşanılanlar vicdanlardan makes bulmuyorsa, duygusal bir kopuş başlıyor. Kardeşlik söylemden öteye ve gırtlaktan aşağıya inmiyorsa; Allah’tan uzaklaşılıyor ve şeytana yol aralanılıyor demektir. Şu hadisi hatırlamakta fayda var. Peygamber (a.s); “zalimde olsa mazlumda olsa kardeşinize yardım edin. Sahabe soruyor? Ya Resulallah mazlumu anladık da zalime nasıl yardım edeceğiz. Peygamberimiz cevap veriyor. “Zulmüne engel olursanız ona yardım etmiş olursunuz”. Bu bağlamda Hucurat Suresi; 9 ve 10. ayetlerine de bakmalıyız ve tefekkür etmeliyiz. Bu ilahi uyarıdan mülhemle şunlarda söylenebilir.

Bir bütün olarak Türkiye Müslümanları kendi güçlerinin farkında olmalı, Parçacı ve indirgemeci anlayışlardan uzak durmalıdırlar. Tüm saldırılara ve tecavüzlere rağmen mazlumuyeti tercih etmelidirler. Zamansız kalkışmalardan ve şiddete yönelimlerden uzak durmalıdırlar. Kendi aralarında kardeşlik hukukunu korumalı ve kardeşleriyle çekişmede ve mücadelede Habil’in yolunu tercih etmelidirler. Bu anlayış genel olarak insanlarımıza hâkim olursa, orada birlik veya vahdet çıkar.

Eğer özetlersek; Kobani’den IŞİD ve PKK/PYD güçleri arasındaki savaş kesintisiz sürerken, tarafların her biri kendi mevzilerini güçlendirdiklerini açıklarken, Rojova bölgesinin yönetimiyle ilgili de IŞİD’den açıklama geldi; sözde halife El Bağdadi,Kürt Açılımı”nı duyurdu. Kürt coğrafyasına yöneticiler tayin ettiklerini açıkladılar. IŞİD “Kürt açılımı” kapsamında Celula, Dakuk, Havice, Reşad, Molla Abdullah, Abbasiye ve Yenice bölgelerine valiler, kadılar ve emirler tayin edildiğini iddia ettiler. PKK/PYD’ nin de daha önceden açıklandığı gibi, Öcalan’ın doğrultusunda önerdiği “demokratik özerk kanton” idaresinin uygulama denemelerinin yapıldığı bölge.

19 Ekim 2009 tarihinde Öcalan’ın çağrısıyla PKK’lıların Habur sınır kapısından girerek teslim olmasıyla başlayan “Çözüm Süreci” hemen herkes 5-6 ay içinde sorunun tamamen çözüleceği ve Kandil’de bulunan silahlı unsurlar dâhil tüm kadroların Türkiye’ye döneceklerine büyük oranda inanılmıştı. Sorunun çözümü bağlamından o günkü talepler hem daha mütevazıydi hem de “Süreci” destekleyen Irak Bölgesel Kürt Yönetimi(IKYB) ve ABD dâhil bütün uluslar arası aktörler Ankara ile anlaşıp Kandil’i terk etmesi yolunda ciddi şekilde baskılıyordu.

Bu güne geldiğimizde 6-7 Ekim 2014’te Diyarbakır başta olmak üzere 28 ilde “Kobani protestosu” adı altında tam bir Vandalizmin yaşanması ve bu süreçte 40 insanın öldürülmesi ülkede bir güvenlik sorununu ortaya çıkarmış ve hükümeti acil önlemler almaya yöneltmişti. Gelişen olaylarla ülke 1990’lı yıllara mı dönüyor? Sorusunu getirmişti. Bingöl’de 2 Emniyet Müdürünün, Hakkâri/Yüksekova’dan 3 askerin, Bitlis/Tatvan’dan bir korucunun öldürülmesi, Bingöl’de 4, Kars’ın/Kağızman ilçesinde 3 PKK’lının öldürülmesi tansiyonu iyice yükseltmiştir. 6-7 Ekim tarihinden bugüne 8 HÜDA PAR veya o çevreye yakın STK’ ların üyesi olan Müslümanların öldürülmesi olayı ve bu güne kadar yine HÜDA PAR’a yakın olan STK’lara ve gerekse üyelerine yönelik saldırılar, kundaklamalar ve ölüm olayları 90’lı yıllardaki PKK - Hizbullah çatışmasının ilk kıvılcımları mı sorusunu akla getirmiştir?

Murat Karayılan’ın, Türkiye içindeki örgüt mensuplarına telsizle "Mahalleleri ele geçirin" talimatı, PKK’nın şehirlerdeki asayiş birimi (YDG-H) Şırnak’ın Cizre ilçesinde özerklik ilan etmesi, yine PKK güçlerinin şehir merkezlerinde gerekse ilçelerde, köy ve beldelerde insanları kaçırarak sözde mahkemelerde yargılayarak haraç  kesmeler, fidye almalar, tehditler ve şantajlarla sözde asayiş sağlıyorlar. PKK güçleri bilmeli ki,  bu eylemleriyle sözde özgürleştirmek için mücadele verdikleri halkın kin ve düşmanlığını kazanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Çözüm Süreci’nin iklimini ifsat ve istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Ak Parti iktidarının sunduğu bu imkânı bağlı oldukları karanlık mahfillerdeki ağababalarının kulaklarına fısıldadıkları talimatlarla kaosa dönüştürüyorlar.

Özellikle son yıllarda Türkiye’de Kürt nüfusun daha yoğunluklu olduğu illerde “çözüm süreci” yle oluşan ortama yönelik duyarlı olan İslami çevreler, STK’lar ve kanaat önderleri, PKK/HDP istismarına, tahakkümüne ve şımarıklığına dikkat çekmişlerdir. Bu dönemi, PKK/HDP çok hoyratça kullanmış, Müslüman ve mütedeyyin çevreleri kazanarak yanlarına alma imkânları varken, örgüt ve yandaşlarına karşı büyük bir nefret ve düşmanlığa dönüşmüştür.

Ak Parti iktidarı ve köşk çözüm sürecini devam ettirmelidir. Yöneticilerin ifade ettikleri gibi süreçte, halkı muhatap almalıdırlar. Talepleri olan tüm kesimlerin, gerek Kürt kavmi ve gerekse diğer kavimler, sosyal çevre ve dini azınlıkların meşru talepleri doğal bir hak olarak görülmeli ve verilmelidir. Ermeni olayında olduğu gibi en üst düzeyde devlet yetkilileri tüm mazlum kesimlerde özür dilemelidir. Bu süreçte; ülkesini seven ve ülkesinde özgür olarak yaşayan insanlar benin ülkem diyecekleri bir atmosferi teneffüs ettiklerinde sorun çözülmüş olacaktır.

Kamu düzenine vurgu yapan ve kamu düzeni sağlanmadan hiçbir adım atılmayacaktır diyen devlet yetkilileri bu söylediklerinin nasıl bir sonuç doğuracağını iyice düşünmelidirler. Bu bağlamda, ülkemizin insan birikimi bu sorunu aşabileceği imkâna ve sermayeye sahiptir. Ülke yönetimini üslenmiş yöneticiler, Hz. Ömer’in şu prensibini hiç akıllarında çıkarmamalıdır. Hz. Ömer toplumu ilgilendiren konularla ilgili önemli bir karar aldığında, yakın akrabalarını ve ev halkını toplayarak şöyle diyor; Gözüm üzerinizde olacaktır, eğer bir yanlış yaparsanız veya bir şey istismar ederseniz, halka verdiğim cezanın iki katını veririm”.  Yönetimde olanlar, elan iktidarda olan yöneticiler bu anlayışı içselleştirmeden ve bu iklimin oluşumu noktasından şeffaf, güvenilir, hak ve hukuka bağlılık, ehliyet ve liyakat sahibi yöneticileri işbaşına getirmeden ne fesat odaklarıyla hesaplaşabilirler ve nede ülkeyi sulh ve selamete çıkarabilirler. Ama bu ifade ettiğimiz ilkeleri içselleştirirlerse Allah’ın izniyle tarihte örnekliliği yaşandığı gibi, Ömer bin Abdulâziz örnekliliğinde olduğu gibi yine üstesinde gelebilirler. Yoksa gerisi tufan…

Not; 31 Ekim’de 8.5 yıllık mahkumiyetini(Medreseyi Yusuf iye) tamamlayarak özgürlüğe(!) kavuşacak olan Fahri Memur kardeşimizin yaşadığı sıkıntılı günleri Rabbimiz günahlarına kefaret kılsın, İnşallah.. Bu vesileyle öncelikle ailesini ve dava arkadaşlarını tebrik ediyor ve aramıza hoş geldin diyoruz.

 

20.11.2014

Bu makale 1036 kez okundu...

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası