Site içi arama :
Haftanın Anketi
Arap baharı şöyle dursun, Türkiye için laiklik gerekli mi?
Email:



Başbakan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus gezisinde, (AB’ye selam) Araplara, “laiklik tavsiyesi” Türkiye’de laiklikle ilgili tartışmaları yeniden alevlendirdi. Türkiye’nin muasır medeniyet seviyesine ulaşmasındaki en büyük engellerden biri olan bir ilkenin, hem de iktidardaki “muhafazakar bir parti” tarafından cilalanarak piyasaya sürülmesi, “geçmişten yeterince ders alamadığımızı” veya “yaşanan acıları çabucak unuttuğumuzu” gösteriyor.

Öncelikle, kavramların, belli bir coğrafyada ortaya çıkıp, belli bir tarihsel süreç içersinde olgunlaştığını ve her kavramın, kendi bağlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizelim. Laiklik, batıda, aydınlanma çağının başlamasıyla (17.yy), kilise ile burjuva sınıfı arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu kavramı ortaya çıkaran koşulları, Kilisenin yapısını/yapılanmasını, işlevlerini ve gücünü bilmeden, laikliği anlayabilmek mümkün değildir. Kilise, hem ruhani hem de dünyevi iktidarı temsil eden, “ortaçağa hükmeden” en büyük güçtü. Kilisenin görüşüne aykırı bir görüşü dile getirmek, neredeyse imkansızdı. Westefalya anlaşmasının imzalandığı 1648 tarihinde, kilise toprakları devletleştirildiği halde, 18.yüzyıl sonlarında, kutsal imparatorluk içindeki Bavyera’da, çiftliklerin %56 sı Katolik kilisesine aitti. Eğitim, güvenlik, yargı, gibi, bu gün devlet tarafından yürütülen işler, tamamen kilisenin tekelinde idi. Özel bir hukuki statüye sahip olan “din adamları sınıfı”, askerlikten muaftı, suç işlediklerinde kiliseye ait “özel mahkemelerde” yargılanmaktaydılar. Sivil halk üzerinde, yasama, yürütme ve yargı yetkisine sahip olup, onlara hesap vermek gibi bir kaygıları da yoktu. Piskoposluk sarayında veya manastırda faaliyet gösteren “engizisyon mahkemeleri” dönemin en etkili gücünü teşkil ediyordu. Bu mahkemelerin yargılama “konusu” kadar, “yöntemleri” de dehşet vericiydi! Gücünü, kral ve aristokrasiyle işbirliğinden alan Kilisenin otoritesi, 1789 devrimiyle tartışılmaya ve sarsılmaya başladı. Monarşi-Kilise-Aristokrasi arasındaki dayanışmaya karşı cephe alan burjuva sınıfı, zamanla güçlenerek, 1789 devrimini gerçekleştirmiş, kilise kazanımlarını kaybetmiştir. Laiklik, kilisenin gücünün ve egemenliğinin sınırlaması olarak anlaşılmış ve uygulanmıştır. Avrupa’ya özgü, iki sınıf arasındaki bu çatışma, standart bir seyir izlememiş, her ülkenin toplumsal dinamiklerine göre şekillenmiş ve sonuçlanmıştır. Kilise, kaybettiği mevzilerin önemli bir kısmını zaman içerisinde geri almayı başarmıştır. Laiklik ilkesi, bu iki sınıf arasındaki çatışmanın sebebi değil, sonucudur.  Kavramın tarihsel gelişimi, laiklik ilkesinin “lokal bir olaya” ilişkin olduğunu göstermektedir. Bu ilkenin, başka toplumlara nakli, “uyarlanmaya” çalışılması, ciddi sorunlara yol açabilir. Örneğin, İslam toplumlarında, (batıdaki gibi) “din adamı” sınıfı ve “kilise” benzeri bir yapı olmadığı için, laiklik ilkesi neyi düzenleyecektir?! Netice itibariyle, laiklik ilkesi, İslam toplumları için anlamsız ve gereksizdir!

İkinci önemli husus, ülkemizdeki laiklik uygulamasının, “bu kavramın içeriğiyle” ve “batıdaki uygulamalarıyla” bağdaşmayan, iç karartıcı sonuçlarıdır! Fransızların ünlü Milli Bilimsel Araştırmalar Merkezi`nde (CNRS) Ortadoğu ve Türkiye uzmanı olarak çalışan Pierre-Jean Luizard, “Anglo-Sakson tarzı laiklik yeterince katı olmadığı için, Fransa modelinin esas alındığı” iddiasına karşı, “İslam Topraklarında Otoriter Laiklikler” isimli kitabında; Türkiye’deki elitlerin, Fransa’daki uygulanan laiklik modelini değil, Fransız sömürgelerinde (özellikle Cezayir’de) uygulanan laiklik modelini esas aldığını” “Türkiye’deki laiklik uygulamasının Fransa’daki laiklik uygulamasından tamamen farklı olduğunu” “sömürge ülkelerinde uygulanan laiklik modelinin temel vasfının ise, otoriter ve dini kontrol altında tutma temeline dayandığını” ifade etmektedir. Böyle otoriter bir modelin esas alınmasının en önemli sonuçlarından biri, bu ilkenin ihlalinin, dünyada eşi benzeri olmayan “ağır cezai yaptırımlara” bağlanması olmuştur. Tanımı yapılmayan bir ilkenin, ağır cezai yaptırımlara bağlanması, “keyfi yorumlara”, bu da, laiklik ilkesinin, “dinsel alana” baskı aracına dönüşmesine sebebiyet vermiştir.

Türkiye’de, laiklik ilkesinin anayasaya girmesinden sonra, ilk cezai yaptırımı, “Hıyaneti Vataniye Kanunu” olmuştur. Bu kanunun 1.maddesine (26.02.1941 tarihinde) eklenen fıkra ile “dinin siyasete alet edilmesi” ve “cemiyet kurulması” yasaklanmış, 2.maddede, “bu kişilerin idamı” öngörülmüştür. Hıyaneti vataniye kanunundaki bu hüküm, 1949’da yapılan bir değişiklikle, Türk Ceza Kanununun 163.maddesine aktarılmıştır. Tarihi süreç içerisinde, Cumhuriyetin temel niteliklerini dini esaslara dayandırma tehlikesi artmadığı halde, bu suç için öngörülen cezalar inanılmaz bir artış göstermiştir. 1926 tarihinde bu madde için öngörülen muvakkat “ağır hapis cezası” 1949 yılında “2 yıldan 7 yıla”, 1983’te “dört katına’” (8 yıldan 15 yıla) çıkarılmıştır. 1991 yılında Türk Ceza Kanununun 163.maddesi yürürlükten kaldırıldığı halde, bu maddedeki yaptırım, aynı tarihte yürürlüğe giren, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na taşınmıştır. Avrupa Birliği uyum yasaları kapsamında, bu yasanın 7.maddesine (29.06.2002) ve 1.maddedeki “terör” tanımına (15.07.2003), “cebir ve şiddet” unsuru eklenerek, “propaganda” suç olmaktan çıkarılmıştır. Bu değişiklikle, cebir ve şiddet içermeyen her türlü ifade (söz, yazı, resim, vs.) serbest bırakıldığı halde, -laikliğin tanımı olmadığı için- bu değişiklik, laikliğe aykırı propagandayı, suç olmaktan çıkaramamış, o güne kadar uygulama alanı olmayan TCK. 312.madde, (yürürlükten kaldırılan) TCK 163 ve TMK.8.maddenin yerine ikame edilmeye başlanmıştır. Aynı şekilde, 12.10.2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı (yeni) Ceza Kanununda, -312.maddeye tekabül eden- 301.maddedeki esaslı değişiklikler, uygulamaya yansımamıştır. Yarım yüz yıllık uygulamaya bakıldığında, hıyaneti vataniye kanunu, TCK.163, TMK 7 ve 8, TCK.312 maddelerindeki “fiiller” ile “laiklik” arasında bağlantı kurabilmek gerçekten güçtür. Suç sayılan bu fiillerin büyük bir çoğunluğu, “ifade özgürlüğü” “din ve vicdan özgürlüğü” kapsamındadır. Bu ilkeyi koruma adına, “faiz haramdır” “piyango haramdır” “deprem ilahi ikazdır” diyen din görevlileri dahi cezalandırılmıştır. Binlerce kişi, hükümetin uygulamalarını eleştirdiği için, bu maddelere aykırılıktan yargılanmış, yüzlerce kitap, gazete, dergi yasaklanmış, toplatılmış, yazarları sorumlu müdürleri mahkum edilmiştir. Laiklik ilkesinin yarattığı mağduriyetlerin, sadece “cezai yaptırımlardan” ibaret olmadığı, toplumun büyük bir kesimini zapt-u rapt almaya yönelik bir araç olarak kullanıldığı, yarım yüzyıllık bir tecrübeyle sabittir!

Üçüncü önemli husus ve laiklik ilkesiyle ilgili (belki de) en büyük yanlışımız, bu ilkeyi kendi zemininden kopararak yeniden tanımlamaya çalışmamız, “kafamızda tasarladığımız” şirin (veya mutedil) bir tanımdan yola çıkarak, kendimizi, “bu ilkenin gerekliliğine” inandırmamızdır! Sorun, bu kavramın tanımında/tercümesinde veya (hatalı) uygulamasında değil, bizatihi kendisindedir! Sanılanın aksine, laiklik ilkesi, demokrasinin bir gereği de değildir. Dünyada, 183 ülkeden sadece 21’inin laiklik ilkesine yer vermesi, çok az sayıda devletin bu ilkeye rağbet ettiğini kanıtlamaktadır. Dünyadaki laiklik uygulamalarından hareketle, bizde, (Pierre-Jean Luizard’ın dile getirdiği) “Fransız sömürgelerindeki laikliğin uygulandığı” tartışılmaz bir gerçektir! Fransa’da uygulanan laiklik, Fransız sömürgelerinde uygulanan laiklikten farklı olsa bile, Fransa’da uygulanan laikliği tavsiye edenlerin, “niçin buna ihtiyacımız olduğu” konusunda bizi ikna etmesi gerekmez mi?! Bir elli yıl da Fransa laikliğini mi tartışacağız? Bir an için, laiklik ilkesini (batıdaki uygulamaları esas alarak) yeniden tanımladığımızı varsayalım, ileride, Fransız sömürgelerindeki laiklik uygulamalarına dönmeyeceğimizi kim garanti edebilir?!

Müslüman toplumlarda, temel hak ve özgürlüklerin anası olarak kabul edilen “din ve vicdan özgürlüğü”nü tehdit eden ve “toplumun kahir ekseriyeti” üzerinde ciddi bir baskı oluşturan bu ilkeye, sadece bu özgürlükten yararlananların değil, her türlü baskıya/dayatmaya, zorbalığa karşı olması gereken “demokratların” da karşı çıkması gerekir. Toplumun önemli bir kesimi, laiklik ilkesiyle baskı altına alınacak olursa, o toplumda kalıcı bir barış sağlanabilir mi?! Müslümanların yaşadığı toplumlarda laiklik ilkesi, kalenin içine sokulan Truva atı gibidir! Batıda, Kiliseyle çatışmanın ürünü olan bu ilke, İslam toplumlarında -doğal olarak- İslamı hedef alacak, toplumsal hayattaki etkilerini “sıfırlamaya” çalışacak, atacağımız her adımda, “dinin etkisini” sorgulayacaktır! Bu ilkeyi muhafaza edeceksek, ya dinden tamamen soyutlanmış “yeni bir tür” yetiştireceğiz, ya da “kavgaya” devam edeceğiz! İnsanlık tarihi, birincisinin imkansız olduğunun en önemli kanıtı, ikincisinden ise gerçekten yorulduk! Umarım, yeni anayasa hazırlanırken tarihi bir yanlıştan dönülür, laiklik ilkesinin hiçbir versiyonuna yer verilmez!

 

 

 

04.10.2011

Bu makale 496 kez okundu...

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Özgün Duruş Yazarları
Bugünkü Gazete Manşetleri
Link Bankası