Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Av. Cüneyt Toroman
Yargı Paketi: Türkiye Otoriterleşiyor mu?
Email:



 Güney komşumuz Suriye’nin kuzeyinde bulunan Kobani şehrini ele geçirmeye çalışan IŞİD ile bu şehri savunmaya çalışan PYD örgütü arasındaki çatışmanın ateşi, Türkiye’ye sıçradı. Doğu ve güneydoğuda birçok ilimizde, hükümetin Kobani’ye (IŞİD ile savaşmak üzere) asker göndermediği gerekçesiyle protestolar gerçekleştirildi. Bu protesto ve gösteriler sırasında, otuzdan fazla kişi öldü, onlarca işyeri yakılıp yıkıldı. Bu eylemleri gerçekleştirenlerin, yüzlerini maskeyle kapatması, olaylardan önce belli merkezlere silah depolanması, hükümeti harekete geçirdi. Bir kısmı bu eylemlerle ilgili yeni bir “Yargı paketi” hazırladı. Adalet komisyonunda görüşmelere başlanan bu paket, ağır eleştirilere maruz kaldı. Muhalefet çevreleri, “Türkiye’deki demokratik kazanımların birer birer kaybedildiğini, geri alındığını, U dönüşü yapıldığını, Türkiye’nin otoriterleşmeye başladığını” dile getirmeye başladı. Bu iddiada gerçeklik payı olup olmadığı konusunda görüş belirtmek için, Ak Parti iktidarı dönemindeki “kazanımların” neler olduğuna göz atmamız gerekiyor. Daha sonra, son dönemde yasalarda yapılan değişikliklerin ve değişiklik taleplerinin bu kazanımları ortadan kaldırıp kaldırmadığına karar vermemiz gerekiyor.

Önce Ak parti dönemindeki kazanımlara göz atalım. Ak Partinin 3 Kasım 2002 tarihinde, ekonomik açıdan memur maaşlarını dahi ödemekte zorlanan (iflas etmiş), siyasi açıdan da tam vesayetçi bir sistemi devraldığı bilinen bir gerçektir. Ak Partinin, (beklenen) dini söylemler yerine Avrupa Birliği’ne üyelik hedefini ön palana çıkarmasıyla, vesayetçi sistem ne yapacağını şaşırmıştır. 2002 yılına kadar gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri incelendiği takdirde, bu değişikliklerin AB’nin baskıları sonucunda zoraki değişiklikler olduğu, vesayet sisteminin özüne dokunulmadığı görülecektir. Ak Parti, 2002 seçimlerinden itibaren, anayasayı değiştirecek çoğunluğa (367 oy) sahip olmadığından, zorunlu olarak ittifak arayışlarına girmiştir. Başörtüsü yasağının etkilerini azaltmak amacıyla MHP ile birlikte anayasanın eşitlik maddesinde (411 milletvekilinin kabul oyuyla) yapmış olduğu anayasa değişikliğinin, Ak Parti aleyhine açılan kapatma davasında kapatma gerekçesi yapılması, Ak Partinin nasıl bir kuşatma altında olduğunu göstermektedir. Ak Partinin 2002 yılından 2007 yılına kadar süren 5 yıllık iktidarı, (kendilerinin deyimiyle) “şeytan taşlamakla” geçmiştir.

Vesayet kurumlarının ayakta kalmasını sağlayan Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sona ermesi ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle, “yeni bir dönem” başlamıştır. Vesayet kurumlarına yapılan atamalarla ve Ergenekon soruşturmalarıyla düzen normalleşmeye başlamıştır. Vesayetçi sistemin özüne yönelik “en radikal değişiklik”, 2010 yılında meclise sunulan Anayasa değişiklik paketiyle yapılmıştır. 12 Eylül 2010 tarihli referandumda %58 kabul oyuyla Türkiye’nin yönetimi, (vesayet kurumlarından) halkın temsilcilerinin eline geçmiştir. Hayati önem taşıyan bu referandumla “vesayet sisteminin” değişmediğinin, el değiştirdiğinin (siyasal iktidarın eline geçtiğinin) altını çizmek gerekir. Ak Parti dönemindeki “kazanımların” neler olduğu herkesin malumudur. Yasama organı (TBMM) Anayasa Mahkemesinin, Yürütme organı MGK ve AYM’nin, vs. Yargı (kapalı devre kast sistemiyle belirlenen) 5 kişilik HSYK’nun[1] vesayetinden kurtarılmıştır. Siyasal sistemin temeli ve toplumun belli kesimlerine yönelik olan “yasaklar” (başörtüsü, din eğitimi, katsayı engeli, kürtçe eğitim, vs.) ancak 2007 yılından sonra kaldırılmaya başlamıştır. Eski Türkiye’nin kodları, yargısı, yürütmesi, eğitimi, sağlık sistemi, vs. herkesin bilgisi dahilindedir. Birkaç cümle ile özetlemeye çalıştığımız bu (hayati önem taşıyan) “kazanımları” dikkate almadan yapacağımız her değerlendirme, eksik ve hatalı olacaktır.

Yargı paketiyle ilgili değerlendirmeye geçmezden önce, son dönemde gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmesi düşünülen yasa değişikliklerine itiraz edenlerin büyük bir çoğunluğunun, 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen referandumda, “hayır” cephesini (vesayetçi/darbeci sitemi) desteklediklerinin altını çizmek gerekir. Özgürlüklere karşı olan bu kişilerin eleştirisinin altında başka amaçlar aramak gerekir. Yargı paketindeki değişiklikler (gerçekten) “eskiye dönüş” ise, ziyadesiyle memnun olmaları gerekmez mi? Üzerinde durulması gereken ikinci husus da, yargı sisteminin iyi işleyip işlemediğidir. Yargının iyi işlemediği (adalet dağıtmadığı), toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmektedir. Mahkemelerin kararlarının, TV kanallarında gece yarılarına kadar tartışma konusu yapılması, “mülkün” temelinin sarsıldığını göstermektedir. Son HSYK seçimlerinden önce yapılan kamuoyu yoklamaları, “yargıya güvenin” %20’nin de altına düştüğünü ortaya koymuştur. Yargıya güvenin kalmaması, “yargıda ciddi bir sorun olduğunu” göstermektedir. Yargı mensupları da bu sorunun varlığını inkar etmemektedir. Bu ülkede “yargı sorunu” varsa, yargı paketlerini de yadırgamak gerekir. Üçüncü olarak, ülkemizdeki kutuplaşma (bölünme), sorunlarımızı sağlıklı bir zeminde tartışmaya imkan vermediğinden, bardağın dolu kısmı (daima) görmezden gelinmektedir.

Son “yargı paketinde”; Sulh Ceza hakiminin yetkilerinin artırılması, arama kararı için “somut delil” yerine “makul şüphe” getirilmesi, Anayasal suçlarda taşınmazlara el konulabilmesi, 2 yıl avukatlık yapanlara hakimlik yolu, iddianamenin kabulüne karar verilinceye kadar avukatların dosyasını inceleme yetkisine sınırlama getirilmesi, Yargıtay’ın tetkik hakimi seçimine sınırlama getirilmesi, dinlemenin kapsamının genişletilmesi (soruşturma aşamasında tek hakimin dinleme kararı verebilmesi), gibi düzenlemeler yer alıyor. Ak Partinin, daha bu yılın başlarında değiştirdiği (arama kararı için) “somut delil” deyimini yeniden eski hale (makul şüphe) getirmek istemesi, ön plana çıkarıldı. Avukatların dosya incelemesine sınırlama getirilmek istenmeseydi, pakete yönelik eleştiriler bu kadar yayılmaz, komisyonda sivrilikleri törpülenip orta bir yol bulunabilirdi. Eleştirilerin bir kısmı hukuki kaygı taşısa da, önemli bir kısmı (açıkça dile getirilmese de), Türkiye’deki “suç işleme özgürlüğünün” (!) kısıtlanmasından duyulan rahatsızlıktır.

Yargı paketindeki düzenlemelerden biri, yeni kurulan Sulh ceza hakimlerinin yetkilerini artırmaya yöneliktir. Sulh ceza hakimlikleri, (özel yetkili mahkemelerdeki kadrolaşma nedeniyle) tasfiye edilen Ö.Y.M.lerin boşluğunu doldurmak amacıyla kurulmuştur. Bir ayağı Ankara’da, bir ayağı Gaziantep’te, bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Suriye’de vs. olan örgütlerle ve örgütlü suçlarla, klasik yetki kurallarıyla (il sınırları içinde yetkili savcı ve mahkemelerle) mücadele edilemez. Sulh ceza hakimlerine, farklı bölgeleri de kapsayan bir yetki verilmektedir. Somut delil deyiminin makul şüphe olarak değiştirilmesi de gürültü koparmayı gerektirecek bir tasarruf değildir. Dünyanın pek çok ülkesinde, (arama için) “basit şüphe” yeterli görülmemekte, (aramanın gerekli olduğunu gösteren) makul şüphe aranmaktadır. Yakın geçmişte, dinleme kayıtlarının soruşturmanın ve yargılamanın temeli haline getirildiği bilinen bir gerçektir. Dinleme kayıtlarının tek başına yeterli olmaması için, makul şüphe deyimi, somut delil ile değiştirilmiştir. Mahkemelerin, somut delili, (arama sonucunda elde edilebilecek) kesin delil olarak yorumlamaları nedeniyle arama yapılamaz delil elde edilemez hale gelmiştir. Bu hatalı düzenleme eski haline getirilmeye çalışılmaktadır. Düzenlemelerden biri, 2 yıl fiili avukatlık yapanlara, hakim ve savcılık mesleğine geçiş yolunun açılmasıdır. Hakim ve savcılar, 2 yıl stajı takiben hakim ve savcı olarak atanmaktadır. Avukatlar da 2 yıl hakim ve savcılık stajı yapacağına göre, bu düzenlemenin eleştirilmesi anlamsızdır. Mevcut yasada, Yargıtay birinci başkanlık kuruluna verilmiş bulunan Yargıtay’a tetkik hakimi ihtiyacını belirleme yetkisi, HSYK’na aktarılmaktadır. Bu düzenleme ile Yargıtay’daki kadrolaşmanın etkisi azaltılmaya çalışılmaktadır. Paketteki düzenlemelerden biri de, devletin güvenliğine yönelik suçlarda dinleme kapsamının genişletilmesidir. Hükümet, Türkiye’nin güvenliğine yönelik sistematik ve “kapsamlı bir saldırının” olduğunu düşünmektedir. Bu suçlara ilişkin dinlemeler, mahkeme kararıyla olacağına göre, abartılmaması gerekir. Paketteki düzenlemelerden biri de, anayasal düzene karşı işlenen suçlarda, bu suçu işleyenlerin malvarlığına el konulmasıdır. Bu suçun işlenmesi için “tahsis edilen” ve (kayıtlarda) sahibi olarak görünen kişilere ait olmayan mallara el konulmasına hiç kimsenin itiraz edememesi gerekir. Ancak yasanın, bu suç için tahsis edilmeyen kişisel mallara dokunulamayacak şekilde formüle edilmesi gerekir. Paketin içinde yer alan avukatların soruşturma dosyasını inceleme yetkisine sınırlama getirilmesi, ölçüsüzdür ve hatalıdır. Savunma, iddianamenin mahkemece kabulünden sonra değil, suç isnadıyla başlar. Müvekkilinin hangi delile istinaden ne ile suçlandığını bilmeyen bir avukatın savunma görevini yerine getiremeyeceği açıktır. Bu öneri yasa haline getirilmemelidir.

Son dönemde (son yargı paketi dahil), güvenlik önlemlerine daha fazla önem verildiği açıktır. Ancak, bu düzenlemeleri, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ve “somut olguları” dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Güvenlik riskleri, ülkeden ülkeye değişkenlik gösterdiği için, hak ve özgürlüklerin sınırları da (güvenlik risklerine göre) ülkeden ülkeye değişkenlik göstermektedir. Hukuk devleti, güvenliği önceleyip özgürlükleri geri plana atan veya özgürlükleri önceleyip güvenliği geri plana atan bir düzen değil, özgürlük ve güvenlik kefelerinin (tam) dengede olduğu bir düzendir! Son on yılda, Hatay benzeri terör eylemlerine maruz kalmayan İngiltere, Fransa, Almanya, vs. ile (küçücük bir kıvılcımın sokak çatışmasına dönüştüğü ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği) Türkiye’nin güvenlik risklerinin aynı olmadığı açıktır. Bu ülkelerin güvenlik riskleri farklı olduğuna göre, “güvenlik tedbirleri” de farklı olacaktır. Darbeye teşebbüs davalarına yöneltilen ağır eleştiriler, yasalarda ölçüsüz değişikliklere ve güvenliğin ihmal edilmesine yol açmıştır. Hukuk teknisyenleri, özgürlükler ve güvenlik arasındaki çizginin sabit olduğunu zannettiğinden, kamuoyunu yanlış yönlendirmektedir. Amerika, 2001 yılında ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra, ceza ve ceza usul yasalarında inanılmaz değişiklikler yapmıştır. Suçu önleme ve suç işleme potansiyeli olduğu iddiasıyla, “suçlu ordusu” yaratmıştır! Bu değişiklik sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’nın hukuk mevzuatını da değiştirmiştir. Ünlü Fransız hukukçusu, Jean Claude Paye’nin, 2004 yılında yayınladığı kitabına koyduğu başlık[2] gelinen noktayı özetlemektedir. Ancak ölçümüz, ABD’nin ve Avrupa’nın faşizme yönelen hukuk mevzuatı değil, hukuk devletinin ilkeleri olmalıdır!  Türkiye’ye yönelik, giderek artan (sistematik) saldırılar dikkate alındığında, son yargı paketiyle, güvenlik ve özgürlük arasındaki dengenin bozulduğu söylenemez. Paket bu haliyle yasalaşırsa, bazı hak ve özgürlüklerin kısıtlanacaktır. Ancak bu düzenlemeler 1990’lı yıllarla kıyaslanamaz!

2002 yılından bugüne kadar çok sayıda “yargı paketinin” meclisten geçmesi, önceki yargı paketlerinin (başarılı olamadığını) –en azından- “beklentileri” karşılamadığını göstermektedir. Yasalar değiştiği halde uygulamaların değişmemesi (aynen devam etmesi), “hakim ve savcıların okuduğunu anlamadığı” veya “değişime karşı direndiği” anlamına gelmektedir. Türkiye’ye yönelik operasyonlara “yargı içinde örgütlenen” bir yapının destek vermesi, yargının sadece uyuşmazlıkları çözen bir kurumdan ibaret olmadığını göstermiştir. Yargının siyasallaşması önemli bir sorun olmakla birlikte asıl sorun, “kalite/kalitesizlik”tir! Bunun temelinde de, “yargıdaki kadrolaşma” yatmaktadır. Bu görevleri hak edenler, hakkı/hukuku esas alanlar değil, itaat odaklı gözü kara militanlar tercih edilmiştir. Yargı paketinin önemli sebeplerinden biri de bu sorunları “yasayla çözme” arzusudur. Yeni yargı paketi, kamu kurumları içindeki çetelerle mücadeleyi, yeni HSYK eliyle (başta yüksek yargı olmak üzere) yargıdaki kadrolaşmayı tasfiyeyi amaçlamaktadır. Yargıda taşların yerinden oynatılması, yerlerinin değiştirilmesi geçici bir rahatlama sağlasa da, köklü bir “yargı reformu” yapılmadığı takdirde yargıdaki krizler bitmeyecektir. Kalıcı çözüm, vesayet kurumlarından ve resmi ideolojiden arındırılmış, özgürlükleri esas alan yeni bir anayasadır! Son yargı krizi, (umarım) bunun ne kadar önemli ve ne kadar acil hale geldiğini herkese göstermiştir.

 



[1] 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumdan önce Adalet bakanı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu`nun başkanı, Adalet Bakanlığı müsteşarı, kurulun tabiî üyesi idi. Kurulun hâkimlik sınıfından gelen beş asıl ve beş yedek üyesi, Yargıtay ve Danıştay genel kurullarınca gösterilecek üçer aday arasından cumhurbaşkanınca seçilmekte, Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamazdı. (Anayasanın değişiklikten önceki 159.maddesi).

[2] Bu kitap, “Hukuk Devletinin Sonu” adıyla, İmge Yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

20.11.2014

Bu makale 942 kez okundu...

Yorumlar Toplam Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası