Bu adımlar dünyayı ağlattı !
İslam âlimleri peygamberler şehri Urfa`yı gezdi
28 Şubat`ta 4. dalga
“Bu eseri yazarken kendime yandaş bulma gayreti gütmedim. Olayları olduğu gibi tarafsız yansıttım. Pek sanmıyorum, ama olur ya; yorumlardaki özgün düşüncelerde bir kusur varsa af ola! Çünkü kusursuz düşünce ve kusursuz insan yok dünyada!..”
Tarihçi – Yazar Hasan Basri Bilgin’in Yediveren Yayınları’nda çıkan Mazideki Adamlar kitabı üzerine konuştuk. Kitabı hakkında bilgi veren Bilgin, II Abdülhamid’ten 1915 Olayları’na, 1969 yılındaki Hafız Esat Darbesi’nden, Milli Mücadele dönemi ve Çanakkale Savaşı’na kadar birçok konuda çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Mazideki Adamlar, adeta bir bilgi ve olay bombardımanı. Kitabın içindeki her konu önemli, ancak söyleşimize güncel bir soru ile başlamak istiyorum. Kitabınızdan öğrendiğimize göre; 1969 yılında Suriye’deki Hafız Esat darbesinde Türkiye’nin “dolaylı da olsa” bir katkısı var gözüküyor. Şimdilerde tarih tersine mi tekerrür ediyor?
Mazideki Adamlar’da tüm ayrıntısıyla yazıldığı üzere 1969’daki darbede ve Hafız Esat’ın iş başına getirilmesinde CİA ile birlikte MİT’in katkısı olduğu söylenegeldi. İlerde oğul Esad için yapılan “Yollama” programında da Türkiye’nin parmağı olursa, hiç şaşmam. Çünkü Amerika Ortadoğu’da Türkiyesiz at oynatamaz… Ama 1969 nasıl yanlış olmuşsa şimdiki de yanlış olur. Çünkü “Arap Baharı” denilen açılımda ölenler hep Müslüman, parsayı toplayan Avrupalı. Ne yazık! Tıpkı Afganistan, Irak, Mısır, Tunus ve Libya’da olduğu gibi…
Bakın, her ülke “iyi ya da kötü” kendi düzenini kendi kurmalı. Yabancılar tarafından kurgulanan “Demokrasi” atraksiyonları, operasyon yapılan toplumlara çok acı veriyor. Çünkü “cilâlı vaatlerin” altı boş ve süslü tuzak!.. Mazideki Adamlar’da yer aldığı için söylüyorum, örneğin; 2nci Abdülhamid’i de “dış dünya’nın parasal desteğiyle” sonradan çok rezil olduğu belgelenen bir ihtilâlle “Hürriyet” adına tahttan indirmişti İttihat Terakki… İktidara geldiklerinde ilk iş olarak aydınları ve basını susturdular. İşlerine gelmeyen yazarları ayağına taş bağlayıp boğazın sularına gömdüler. Meşhur yargısız infaz vakası “cumburlop!” onların icadı…
Kitapta “iklim” savaşlarını dillendiren bir komplo teorisi var ki, okuyunca ürperiyor insanlar. Aslı nedir bu iddianın?
Komplo ve iddia değil, maalesef gerçek!.. Moskova Devlet MGU Fizik Fakültesi hocalarından Georgiy Vasileyev ile Rus Silahlı Kuvvetleri iklim uzmanı Nikolay Karavayev, ABD’nin, bu asrın başında iklim savaşı başlattığını yadsınamaz deneysel verilerle ortaya koyuyorlar. Onları dinlerken gördüm ki, söz konusu savaşın bizi de yakından ilgilendiren yönleri var. Mazideki Adamlar, gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor… Garip! Hem de, “Keser döner hesap döner” atasözünün hatırlatışıyla, bu silahın çok kısa zamanda Amerika’ya döneceği anlaşılıyor. Yani kendi icadıyla vurulmak gibi bir şey; başkalarının eli armut devşirmiyor ya!.. Ne diyeyim, bu sürede Allah dostlarımızın şerrinden Türkiye’mizi korusun. Zira dost yarasının tedavisi zordur…
Mazideki Adamlar’da anlatılan Milli Mücadele ve Çanakkale Savaşıyla ilgili donelere ilk kez rastlıyorum. Eli silahlı din görevlileri, “düne kadar irticayla suçladığımız” çağdaş düşünceli ilim adamları… Daha önce neden duymadık o gerçekleri?
Milli Mücadele’nin başlangıcı çok önemli. Mazideki Adamlar; “Kuvayı Milliye’nin meşalesi, eş zamanlı olarak Isparta ve Denizli’de yandı, Samsun’da kurumsallaştı ve Ankara’da devlet oldu!” savında… Tarihin akışını, ortaya konan belgeler ışığında iyi süzmek lâzım. Milli Mücadele’ye kimler ne emek harcamış iyi bilinmeli. Yakın tarihimizin gerçeklerini görmekte çok geciktik… Çanakkale konusuna gelince; bu güne dek ulu Destanın gölgesinde hiç görmezden geldiğimiz veya birilerince saklanmış büyük aymazlıklar ve hatta ihanet var.
Enteresan! Çanakkale ve ihanet nasıl yan yana gelebilmiş ki?
Okuduğunuz üzere kitapta detaylı anlatılmış. O olayı yazan o günün Fransız gazetesi elimizde ve taraflarca şimdiye dek yalanlanmamış… Gelibolu’daki en kanlı savaşların sürdüğü Ağustos ayının ortasında, yandaşımız Almanya, Rusya’ya “gel benim yanımda yer al, sana İstanbul’u vereyim!” teklifinde bulunuyor. Ah içimizdeki bizden olmayan bizim gafillerimiz, ah!..
Gerçekten dehşet verici!.. Epey çok da, bize korkunç gelen bir başka olay daha var Mazideki Adamlar’da… 1944 yılında Rusya tarafından zorunlu göçe tabi tutulmuş, hatta bir bakıma soykırıma uğramış Ahıska Türklerinin sınırdan içeri alınmadığı bir dönemde, İÇ siyasetimizdeki o meşhur tabutluklar olayının sebebi ne?
“Mazideki Adamlar” yeterince geniş anlatıyor o olayları. Bana göre, olayların tek sebebi, Türk Birliğini istemeyen diğer devletlere şirin görünmek veya çekinmek, belki de korkmak!
Osmanlı’yı dünya tarihinin hiçbir devrinde rastlanmadığı kadar “hoşgörü” abidesi olarak görüyoruz. Osmanlı’nın bu yapılanmadaki dayanağı ne?
Tabii ki, öncelikle İslâm inancı!.. Fatih Sultan Mehmet, “İstanbul’u bir inançlar müzesi haline getirdiniz Hünkârım!” diye, şaşkınlığını dile getiren İtalyan ressam Bellini’ye; insanın değeri üzerine bir ayet ve bir hadis okuduktan sonra Yunus Emre’nin şu mısrası ile yanıt veriyor İtalyan konuğuna: “ Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü…”
Okuyunca şaşırdım; Selçuklu Hakanı Melikşah’ın Karadeniz ve Akdeniz kıyılarını fethedince, kılıcını denizin sularına batırarak yaptığı hareket enteresan. Neyin peşinde?
Milletinin O gününe ve özellikle gelecek nesillerine DUA ediyor. Yakarışının içeriğine dikkat etmek gerek. O duanın semeresini Çanakkale ve Milli Mücadele’de fazlasıyla gördüğümüzü düşünüyorum.
“İkinci Abdülhamid” deyince aklıma geldi. “Mazideki Adamlar” yer yer övgü düzmüş ona. Gerçek ne?
Büyük Atası Yavuz Sultan Selim gibi, “Yaşamayı İlâhi görev, yaşatmayı FARZ İBADET” kabul eden bir padişah. Değeri yeni yeni anlaşılıyor. Yerliler ona “Ulu Hakan” gözüyle bakarken, Joan Haslip gibi Batılı yazarlar “Tanrı’nın Gölgesi” diyor.
İsrail’in tarihten alması gereken ders ne?
Mazideki Adamlar’da yer alan, Atalarının yazdığı “ilâhi lütuf” adlı şiiri okuyup, ders alsınlar. vefa, insanların “en azından” aynı açmaza, aynı felâkete tekrardan düşmesini önler…
Ermeni Meselesinde “O bir tehcir değil iclâ” iddiasındasınız, ne demek bu?
Kitapta savunulduğu gibi, öncelikle 1915 olaylarının isimlendirilmesinde büyük hata var. Tehcir, dinsel inancını korumak ve kişinin bireysel düşüncesi yüzünden tehlikeye düşen canını ve itikadını garantiye almak amacıyla, kişinin “Yandaşlarının yanına göç ettirilmesidir. Oysa; Kur’an’daki, “Dinde zorlama yoktur…..” , “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin…” ve de “Sizin dininiz size, benimki bana….” Ayetleri uyarınca, her inanç sahibi Türk toplumunun içinde rahatça yaşayıp inancının gereğini yerine getirdi… Hâl böyle olunca; 1915 olaylarının tek ifadesi iclâ’dır… İclâ’nın kelime anlamına gelince; boşaltmak, güvenlik sevkiyatı, birbiriyle kavga eden iki taraftan en uygun olanını, “Kusura bakma!” mazeretiyle olay yerinden rahat edeceği ortama sevktir…