Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Söyleşi
16-10-2010 / 11:39
Tülin Kozikoğlu: En çok aile içi çelişkilerden esinleniyorum
En çok anne-babaların çocuklarıyla veya çocukların anne-babalarıyla yaşadıkları çelişkilerden esinleniyorum. Benim için çelişki olan noktada öykü var. Üniversitede psikoloji okuduğum için sanırım, sorun-çözüm ikilisi her daim cazip geliyor bana.

Mustafa ALDI / Özgün Duruş

23-29 Temmuz 2010, Sayı: 46

Çocuk edebiyatı alanındaki gelişmelerin yanı sıra, okulöncesi dönemde kitapların çocuğun gelişim sürecine katkısı konusunda yapılan araştırmalar da sevindirici boyutta. Okulöncesi dönemde çocukların 1-2 yaşından başlayarak, sanatçılar tarafından hazırlanmış resimli kitaplarla karşılaştırılmasının yeni ve doğal öğrenme olanakları yarattığını bilenler biliyor. Ama esas önemlisi bu alanda özgün eserler ortaya koyabilmek. ‘Çocuk kitapları` için genç bir yayınevi sayılabilir İletişim. Ama kısa bir sürede 100 yakın kitapla `küçük` bir kütüphane oluştu bile... Tülin Kozinoğlu`nun yazdığı, Banu Taylan`ın güzel çizgileriyle resimlediği yedi kitaplık dizi tamamlandı. Kozikoğlu ile kitaplarını konuştuk.

Çocuk kitabı yazmaya ne zaman başladınız?

Beş yıl önce başladım.  Kızımın bitmek tükenmek bilmeyen masal dinleme isteği beni yeni yeni öyküler yaratmaya yönlendirdi.  Bir kez anlattığım bir öyküyü tekrar istediğinde aynı kelimelerle anlatamayınca da şikâyet etmeye başladı.  Anlattıklarımı unutmamak için yazmaya karar verdim.  Bir süre sonra “acaba bu öyküler kitap olabilir mi?” diye düşünmeye başlayınca, yazdıklarımın yayımlanabilir kalitede olabilmeleri için eğitim almam gerektiğini farkettim.  Dr. Fatih Erdoğan’ın Çocuk İçin Yazmak isimli yazı atölyesine katıldım.  Bu süreçte çok öykü yazdım ama kitapevleri raflarında yer alabilecek kadar iyi bir şeyler yazmam beş yılımı aldı. 

Okul öncesine öykü yazmanın zorlukları nelerdir?

Benim için en büyük zorluk az ve öz yazabilmek.  Çünkü yazı yazmayı seviyorsanız “çok” miktarda yazmak gibi bir zaaf oluşuyor.  Söylemek istediğinizi uzun uzun anlatmak istiyorsunuz.  Oysa ki çocukların ne böylesi bir uzunluğa sabrı var ne de böylesine gelişmiş bir muhakemeleri.  Anlatmak istediğinizi onların muhakeme seviyesine uygun şekilde ve mümkün olan en kısa metinle anlatmak gerekiyor.  İşte tam bu noktada çizer devreye giriyor.  Okulöncesi için tasarlanmış kitaplarda yazarın söyleyeceklerinin bir kısmını çizere bırakmasını çok önemli bulıyorum.  Örneğin “Ayşe yeşil elmayı ağaçtan kopardı ve yedi” demek yerine sadece “Ayşe elmayı yedi” yazıp, elmanın yeşil olduğunu ve ağaçtan koparıldığını çizerin anlatması gerekiyor.  

İkinci büyük zorluk ise çocukların ilgisini çekecek konuları bulmak ve daha sonra da ilgisini kitapta tutmak.  Televizyon ve bilgisayar gibi çok güçlü iki rakip var! Çocuğun onları bırakıp kitap okumasını istiyoruz.  O zaman en az onlar kadar ilgi çekici olmak zorunda kitaplar da.  Yazar olarak, çocukların ilgisini çekecek konuyu bulmak ve o konuyu çocuğu sıkmadan ve hatta eğlendirerek işlemek zorundasınız. 

Resimli çocuk kitabı söz konusu olduğunda “üç beş cümlelik bir şey” olarak algılanıyor.  Oysa ki üç beş cümleyle giriş-gelişme-sonuç tasarlamak ve ilgi çekici, eğlenceli bir kurgu oluşturmak zor olanı!

Yarattığınız tiplerden söz edelim biraz bu nasıl oluştu?

Bu kitaplarda akıllı, aynı zamanda pürüzleri olan yedi farklı karakter aracılığıyla yedi farklı temel 2-5 yaş sorununa değiniliyor. 

 

Peli: Sağlıklı beslenmek istemiyor.

Ali: Gece yatağa gitmek istemiyor.

Loli:  Kardeşini kıskanıyor.

Veli:  Hayvanları çok seviyor, fakat severken istemeden onların canını yakıyor.

Dali:  Evin her yerine (duvarlara, vs.) resim yapıyor yani sınır koyamıyor.

Mali:  Sürekli televizyon seyretmek istiyor.

Foli: Paylaşmak istemiyor.

 

Bu yaş grubuna yazmaya karar verdiğimde “onların hayatında neler en çok yer teşkil ediyor?” diye sordum kendi kendime.  Bu soru sizi zaten doğrudan bu yaş grubunun temel sorunlarına götürüyor.  2-5 yaş çocuğunun ilgisini çekmek istiyorsanız, onları eğlendiren veya zorlayan konuları ele almak zorundasınız.  Eğer onları zorlayan konuları eğlendiren bir şekilde önlerine koyabiliyorsanız başarılı bir iş çıkarmışsınız, çocukların okumak isteyeceği bir kitap yazmışsınız demektir!  Amerika’yı yeniden keşfetmiş değilim.  Bu konuları tema olarak alan binlerce kitap yazılmıştır.  Ben de binbirincileri yazdım.  Aynı konuda yazılmış onca kitap içinde, bir çocuk gece yatağına giderken benim kitabımı alıyorsa, ne mutlu bana!

 

Karakterleri biraz daha açmamı isterseniz...  Bu sevimli 7 çocuk büyümeye dair ‘büyük’ sorunlar yaşıyorlar...  Her evde yaşanan, sıradan ve gerçek sorunlar.  Yaşamın içinde sorunlarıyla yüzleşiyorlar ve çözümü kendileri buluyorlar.  Örneğin Veli, hayvanları seviyorum zannederken onların canını yakıyor.  Sonra hayvanat bahçesine gidip aslan, timsah gibi hayvanlar Veli’yi selamlarken istemeden onun canını yakınca Veli, kedi, köpek, balık ve kertenkeleyi seviyorum zannederken onlara neler yaptığını, nasıl zarar verdiğini anlayabiliyor.  Kimse ona “hayvanlara zarar vermemelisin” demiyor, ama o doğruya kendi yaşam tecrübesiyle ulaşıyor. 

 

Bazen de çocuklar, çözümü bulmuyorlar, ama yaşamın akışı içinde, kendileri dahil olmadan sorun çözülüyor ve huzura kavuşuyorlar.  Ali uyumak istemiyor, uykuya direniyor, fakat etrafında herkesin uyuduğunu gözlemliyor, yalnız kalıyor ve bir süre sonra göz kapakları kendiliğinden kapanıyor!  Her şeyi de kendi çabamızla başarmak zorunda değiliz, öyle değil mi?  Bazen yaşam bizim için yapar bir şeyleri, yoluna sokar ters gidenleri.

 

En çok nelerden esinleniyorsunuz?

En çok anne-babaların çocuklarıyla veya çocukların anne-babalarıyla yaşadıkları çelişkilerden esinleniyorum.  Benim için çelişki olan noktada öykü var.  Üniversitede psikoloji okuduğum için sanırım, sorun-çözüm ikilisi her daim cazip geliyor bana. 

Çözümün bildiğimiz anlamda “doğru” çözüm olması gerekmiyor.  Hatta çoğu zaman “yanlış” çözüm içeren kitapları daha çok seviyorum.  “Yanlış” kelimesi yerine belki “sıradışı” demek daha yerinde olur.  Önemli olan çocuk okura “bir çözüm var” hissini yaşatabilmek.  Bu çözüm çocuk okur için veya kitabı okuyan yetişkin için ideal çözüm olmayabilir.  Hatta bazen yetişkinin veya çocuk okurun “yanlış” olarak niteleyebileceği bir çözüm de olabilir.  Çünkü o çözüm, kitaptaki kahramanın çözümü.  Ve bu okurun doğrusuyla çakışmayabilir.  Fakat her ne olursa olsun (doğru veya yanlış), çocuk okurun sorunların “bir” çözümü olduğunu görmesi önemli bence.  Çünkü ancak bu yolla çocuklar, bir gün bir sorunla karşılaştıklarında, bir çok doğru içinden kendi doğrularını, kendi çözümlerini bulup seçebilirler.

Metinlerin hemen tümünde öğretici bir çizginin varlığı hemen göze çarpıyor. Son zamanlarda çocuk yazını alanında en çok eleştirilen noktalardan biri öğreticilik. Yani yazarın parmağı havada, çocuğa belli dersler vermesi elbette eleştirilecek bir anlatım biçimi. Ancak çocuklar yaşamı, doğayı, çevreyi, kuralları vs. ilk kez öğrenen varlıklar oldukları için, çocuk yazınını öğreticilikten bütünüyle yalıtmak pek olası değil, aslında olmaması da gerekiyor.Bu noktada çocuk kitaplarına nasıl bakıyorsunuz?

Mesaj kaygısı taşıyan kitapların çocuk edebiyatı çevrelerince “başarısız” olarak etiketlendiğini artık bilmeyen kalmadı herhalde.   Bir kitabı bir şeyler öğrenmek için okumak veya sorun çözmek için kullanmak, çocuğu kitaptan fena halde soğutuyor.  Öğrenmek için ders kitapları, sorun çözmek içinse psikologlar var.  Edebi çocuk kitaplarını bu işe karıştırmak, onlara kaldıramayacakları bir yük yüklemekten başka bir şey değil.  Ben kitaplarımı yazarken konu olarak “7 temel sorun” seçtim.  Çünkü bu yaş grubunun kitaba kolay ısınabilmesi için bu temaları kullanmanın doğru olduğunu biliyorum.  Temel sorunları, her evde yaşanan çelişkiler olarak tanımlayabiliriz…  her bir sorun çok sıradan ve çok gerçek. 

Konular bu kadar tanıdık olunca da kitapları okuyan yetişkinlerde ister istemez “çözüm arayışı” oluşuyor sanırım.  Çünkü bu konular anne-babaların canını sıkan konular.  Karşılarına bu konuları içeren kitaplar çıkınca “ilaç” bulmuş gibi kitaptan böylesi bir medet umma durumu oluyor.  Ve yetişkindeki bu eğilim kitaba/yazara yükleniyor.  Konularım “öğretici” olmaya müsait olabilir, ama kitaplarım öğretici/didaktik değil bana sorarsanız.  Mesaj kaygısı olduğunu sanmıyorum bu kitapların.  Tam tersine ben kaygısız kitaplar olması için elimden geleni yaptım.  Öykünün içinde oluşan çelişkiyi kahramanın, yaşadığı olaylar doğrultusunda, kendi muhakemesiyle sonuca götürmesine özen gösterdim…  bir yetişkin tarafından dikte edilmemesine çalıştım.  Dali’ye “duvarları boyama”, Loli’ye “kardeşini kıskanma”, Veli’ye “hayvanlara iyi davran”, Peli’ye “sağlıklı beslen” diyen bir yetişkin yok bu kitaplarda.  Her bir kahraman kendi yaşam tecrübesiyle varıyor kendi sonucuna. 

Zaten bana sorarsanız, hiçbir çocuk, kitapları “eğitilmek veya derdine derman aramak” niyetiyle okumuyor.  Onların kitap okurken tek derdi iyi vakit geçirmek.  Benim tek derdim ise çocuklara “yalnız değilsiniz, bunları herkes yaşıyor” hissini nispeten komik durumlar ortaya koyarak yaşatabilmekti.  Yani çocukların bu kitapları okuyup birden aydınlanmalarını, daha az televizyon seyretmelerini, sağlıklı beslenmelerini falan beklemiyorum.  Keşke kimse beklemese.  Ben çocukların sadece biraz kıkırdamalarını bekliyorum ve istiyorum.  Anne-babalara ise bu kitapları okurken, gün içinde çocuklarıyla düştükleri ve dünyanın en önemli sorunu sandıkları çelişkilerin, aslında ne kadar hafif/önemsiz/komik olduğunu gösterip onları gülümsetebilmekti amacım.

Özetle, bir çocuk kitabının teması öğretici olduğu için kitaba öğretici/didaktik etiketinin yapıştırılmaması gerekiyor diye düşünüyorum.  Önemli olan yazarın öğretici bir konuyu eğlenceli bir şekilde, parmağını sallamadan ele alabilmesi. 

Çocuğun yaşamını, kendi dünyasını, kendi gerçeğini göstererek bir şeyleri fark etmesini sağlama sürecinde edebiyat nasıl bir katkıda bulunur?

Anne-babaların bir zaafı var;  çocuğum yanlış şeyler okumasın.  Ben bu tavrı bütünüyle “yanlış” buluyorum.  Bence çocuğun “bir şeyleri farketmesi” için “çok şeyler”e maruz kalması gerekiyor.  Ne kadar farklı fikre maruz kalırsa, kendi doğrusunu bulma ihtimali o kadar artar.  İşte bu noktada edebiyat tüm önemiyle giriyor çocuğun dünyasına.  “Çocuğum yanlış bir fikre maruz kalmasın” diyen anne baba aslında “çocuğum sadece benim doğruma maruz kalsın” demiş oluyor.  Bizim doğrumuzun “tek doğru” olduğunu düşünmek/sanmak bir yandan aşırı bir narsizm, aynı zamanda da olağanüstü güçlü bir naiflik içeriyor.  Bu yüzden ben anne-babalara “bırakın her şeyi okusunlar, sonra içinden kendi doğrularını bulsunlar” diyorum.  Seçme hakkı kadar güçlü bir özgürlük sembolü, seçebilme becerisi kadar önemli bir donanım daha var mı?

Çocuk bilinci görsel bir bilinç. Kendi dünyalarıyla yaşam arasındaki ilişkiyi ilk olarak kitaplardaki görsel imgelerle kuruyor zamane çocukları. Kitapların resimlenme sürecinden söz eder misiniz? Görsellerle metinler nasıl  buluştu?

Yukarıda da söylediğim gibi, okulöncesi çocuklar için yazılan kitaplarda metni resimlerle destekleyerek kurguyu oluşturulmak çok önemli.  Çocuğun öyküdeki giriş, gelişme ve sonucu sıkılmadan takip edebilmesi için az kelimeyle çok şey söyleyebilmek lazım.  Bunun için de yazarın söyleyeceklerinin bir kısmını çizere bırakması gerkiyor.  Metin ile resim ortak bir çalışma içinde çocuğa öyküyü anlatmalı.  Çocuk söyleneceklerin bir kısmını metinle, bir kısmını ise çizimle alırsa, yani kitabın metin-resim dengesi sağlam tutulmuşsa, işte o kitaplar çocukların elinden bırakmak istemediği kitaplar oluyor.  Ben bu öyküleri yazarken bu dengeye çok dikkat etmeye çalıştım.  Örneğin metin sadece “Veli kedileri okşar” diyor...  Veli’nin kediyi okşarken hayvanın canını nasıl yaktığını çizimler anlatıyor.  Ya da Loli, kardeşi için “Bu ne tatlı şey böyle!” diyen dayısına “haklısın” diye cevap veriyor ama çizimde elindeki dondurmayı aslında kardeşinin kafasına atmak istediğini görüyoruz.  Kitapların yarattığı tebessüm de o noktada oluşuyor.  Metinler olabildiğine düz fakat çizimle birleştiğinde “komik”leşiyorlar.  Ne şanslıyım ki  Banu Taylan, müthiş keyifli tiplemeler yaratarak, görsellerle anlatılmasını istediğim her şeyi tam da benim hayal ve tarif ettiğim şekilde anlatabilecek kadar yetenekli bir çizerdi. 

“Daha bebekliğinden itibaren dünya çocuk edebiyatının klasikleşmiş resimli kitaplarını alarak kitapsever bir çocuk yetiştirmeye çalışan bir anne olarak kızıma okuldan dayatılan kitaplara itirazım var!” diyorsunuz. Niçin?

Öncelikle bir yanlış anlaşılma varsa düzeltmek istiyorum;  “klasikleşmiş resimli kitaplar” derken Kırmızı Başlıklı Kız, Uyuyan Güzel gibi “klasikler” değil kastettiğim.  Aç Tırtıl, Cömert Ağaç, Canavarlar Ülkesinin Kralı, Elmer...  gibi kitaplardan bahsediyorum. 

Sorunuza dönersek...  5-6 yıldır ilkokula başlayan çocuklar yazı yazmayı kitap harfleriyle değil el yazısıyla öğreniyorlar.  Buna bağlı olarak da hem anne-babalar hem de öğretmenler iki koldan çocuklara el yazısıyla basılmış kitap okutma derdine düştüler... Çocukların yazıyı el yazısı harfleriyle öğrendikleri için ancak el yazısıyla yazılmış kitapları okuyabileceklerini zannederek.   Oysa ki el yazısı harflerini öğrenen çocuklar kitap harflerini, hiç özel bir eğitim gerektirmeden, otomatik olarak kavrıyorlar...  günlük hayattaki uyaran fazlasından olsa gerek; tabelalar, televizyon reklamları, billboardlar, vs.  Benim itirazım şu noktada başlıyor:  Zaten henüz emekleme döneminde olan ülkemiz çocuk edebiyatında kaliteli kitaplarla aktif olmaya çalışan bir çok yayınevi, eğer kitaplarını el yazısı harfleriyle basmadıysa, okulların birinci sınıf okuma listelerine giremiyor, anne-babalar tarafından yok sayılıyor. Öte yandan edebi ve estetik değerden yoksun bir çok kitap öğretmenler tarafından tavsiye ediliyor, anne-babalar tarafından kapış kapış satın alınıyor. 

Çocuk için okumayı sökmek fazlasıyla teknik ve zor bir iş.  Sesleri biraraya getirerek kelimeler, kelimeleri bir araya getirerek cümleler oluşturma eylemiyle ter döken çocuğun yerine koyun kendinizi;  bari bu zor sürecin sonunda ortaya çıkan cümleler anlamlı bir kurgu oluştursa, sizi gülümsetse, keyif verse fena mı olur?  Okumayı sökmüş çocuk artık bir fatihtir ve fethettiği diyarlar renkli, eğlenceli ve heyecan dolu olmalıdır ki yeni fetihlere karşı açlığı devam etsin. 

Yazmak, yazarak öğrenilir, okuyarak değil.  Çocuklar el yazısı yazmayı öğrenmek için daha çok el yazısı ile yazma çalışmaları yapabilir.  Fakat okumayı öğrenmek için bırakın kitap harfleriyle yazılmış kitapları da okusunlar.  Onların zevkine sunulmuş yüzlerce kaliteli eserden, sadece el yazısı ile yazılmadıkları için mahrum kalmasınlar.  Okumayı sökme yolculuğunda onlara “iyi kitap”lar eşlik etsin ki okumayı sevsinler.  Sadece okur-yazar değil, “kitap okur” olsunlar. 

Sizce çocukların nasıl bir edebiyata gereksinimleri var?

Estetik değeri yüksek bir edebiyata ihtiyaçları var.  Tam da bu sebeple ders kitaplarıyla edebi çocuk yazınını birbirine karıştırmamamız gerekiyor. 

Yazar-yayıncı ilişkisinin çok önemli olduğunu biliyoruz. Sizin yayınevinizle süregelen ilişkiniz nasıl; bize biraz söz eder misiniz?

Lili ve Yedi Çocuğu, İletişim Yayınları’nın ilk Türk yazarlı, ilk Türk çizerli, ilk okul öncesi serisi.  Böylesine önemli bir yayınevinin, böylesine detaylı bir eleme sürecinden geçebilmeleri, yayınevinin Lili ve Yedi Çocuğu’na gösterdiği ilgi ve ihtimamı anlatmakta yeterince açıklayıcı sanırım.   Bu ilgi ve ihtimam da beni sonsuz mutlu ediyor tabii ki.  Karşılıklı birbirimizden çok hoşnutuz diye özetleyebilirim.  Fazla söze ne hacet?!

En son okuduğunuz çocuk kitabı?

Jill Atabay’ın kitabı, Sarah Jane’in Ay Macerası.

Elinize aldığınız çocuk kitaplarında  en çok neye dikkat ediyorsunuz?

Sıradışı olmalarına.  Ruhuma ve aklıma hitap etmelerine.  Beni gülümsetebilmelerine.  Ama hepsinden önemlisi bende yeni kitaplar yazma isteği uyandırmalarına. 

Özellikle, her fırsatta geleceğin teminatı olarak kendilerinden söz edilen çocuklar için üretilen kitapların Türkiye`deki seyrini nasıl görüyorsunuz?

Çok olumlu görüyorum.  Ülkemizde anne-babalarda “ilkokula başlayan çocuğa kitap alınır” gibi yanlış bir eğilim vardı.  Anne-babaların bu tutumuna paralel olarak yayınevleri de okulöncesine yönelik kitap yayımlamak konusunda çok hevesli değillerdi.  Oysa ki okulöncesinde kitabı bir oyuncakçasına arzu edilir bir nesne olarak algılamayı öğrenmiş çocuk okumayı sökmeye de, sonrasında kitap okumaya da hevesli oluyor.  Kitap sevgisi “aşılanması” gereken yapay bir olgu değil, yürümek gibi, yemek yemek gibi, oyun oynamak gibi hayatın doğal akışı içinde yer alan içgüdüsel bir olgu olsun istiyorsak çocuklarımıza okula başlamadan çok önce kitap okumaya başlamalıyız.  Son yıllarda anne-babalar bu konudaki tutumlarını değiştirmeye başladı.  Yayınevleri de bu değişime olağanüstü bir hızla ayak uyduruyorlar.  

Hayalinizde başka hangi kitaplar var?

Hayalimdeki kitapları size söylersem hayalimde olmaktan çıkarlar.  Hayalimde olmaktan çıkarlarsa da bir gün sizinle buluşma şansları kalmaz.  O yüzden bırakın hayalimde yaşamaya devam etsinler.  Ama üzerinde çalıştığım kitapları soruyorsanız söyleyebilirim;  Lili ve Yedi Çocuğu’nda işlemediğim, çocukların kafasını kurcalayan başka sorunları tema alan kitaplar üzerinde çalışıyorum. 

 


Bu haber 2248 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası