Bu adımlar dünyayı ağlattı !
İslam âlimleri peygamberler şehri Urfa`yı gezdi
28 Şubat`ta 4. dalga
12 Eylül yazı dizimizin 8. Bölümüne konuk olan Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan, “12 Eylül sıradan bir darbe değil, toplumun tüm kesimlerini özellikle de çalışan kesimlerin uzun mücadeleler sonucu elde ettikleri temel kazanımlarını yok eden bir süreçtir” dedi.
ASLAN DEĞİRMENCİ
Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan, ‘Özgün Duruş’un sorularını cevaplandırdı.
12 Eylül neyi amaçladı?
12 Eylül hareketi, daha doğrusu darbesi, ülkemizin demokratik yürüyüşünü, demokratik rüşdünü bir türlü ortaya koyamayışının bariyerlerinden birisidir. Belki de en önemlilerinden birisi. 1960 darbesi bu bariyerlerin en önemli ve trajik olanıydı. Bu hareketten 20 yıl sonra 12 Eylül 1980’de, birtakım suni gerekçelerle, bazı provakatif zemin hazırlamalarıyla toplum 12 Eylül 1980’e getirildi.
12 Eylül 1980 darbesini 24 Ocak 1980’den ayrı düşünmemek lazım. Çünkü 12 Eylül’e giden sürece baktığımız zaman terör ve benzeri hadiseler gerekçe gösterilerek 12 Eylül darbesinin yapıldığı iddiaları var. Hatta yapanlarca ve destekleyenlerce tek gerekçe olarak “terör” gösteriliyor.
Ancak işin arka planına baktığımızda, hiç de öyle değil. Ortaya çıkan bazı gerçekler bize şunu gösteriyor. ABD ve Batı ittifakı NATO bünyesinde 12 Eylül’ü destekleyen bir yapı var. İçeriden baktığımızda terör ve benzeri güvenlik gerekçeleriyle yapıldığı söylense de perde arkasına baktığımızda uluslararası bir boyut görüyoruz. 12 Eylül 1980 darbesi, henüz küreselleşmenin su yüzüne çıkmadığı bir dünyada, Türkiye’nin küresel ekonomik yapının bünyesine alınma sürecinin bir parçası olarak görmemiz gerekiyor. Türkiye, Avrupa ve Asya arasında önemli bir köprü ülke olarak yeni küresel ekonomik düzenin önemli bir operasyon ülkesi olarak ele alınıyor ve deyim yerindeyse ‘yeniden yapılandırılıyor’. Ancak bu yapılandırmanın hazırlık şartları çok kanlı gerçekleştiriliyor. Binlerce gencimiz heder ediliyor.
ULUSLARARASI PROJE VE 12 EYLÜL
24 Ocak kararları 12 Eylül’le birlikte düşünülebilir mi?
24 Ocak 1980 kararları bu işin ilk işaret fişeğiydi. Türkiye’nin batı ittifakında ekonomik birlik içerisinde yer almasını sağlayıcı, ona yönelik tedbirler paketiydi. Bir serbest piyasa pazar ekonomisine, küresel sermayeye eklemlenme projesinin ilk adımı 24 Ocak 1980. 12 Eylül’de bunu fiilleştirmiş oldu. 12 Eylül’le de bu sürece fiilin girilmiş oldu. 12 Eylül’le birlikte birtakım yasal alt yapı çalışmaları yapıldı. Yasalar, mevzuat çalışmaları vs. vs. Küresel güçlere uyum sağlayıcı bir transformasyon görevi yaptı. O nedenle terör bahanesinin ne kadar içi boş ve ne kadar inandırıcılıktan uzak olduğu bir gün sonra yani 13 Eylül günü ortaya çıktı. 12 Eylül’den önce her gün onlarca insanın ölüp, yaralandığı bir Türkiye’den 13 Eylül günü olayların birdenbire kesildiği bir Türkiye’ye uyandık. Demek ki terör ve benzeri olaylar aslında projenin hayata geçirilmesi için bir parça idi. Ne yazık ki toplumumuz gerilimlerle, çatışmalarla, katliamlarla ve en önemlisi de genç insan kaynağıyla böyle bir uluslar arası projenin aracı oldu.
TEMEL 24 OCAK TARİHİNDE ATILDI
12 Eylül hedefine ulaştı mı?
Böyle bakıldığı zaman 12 Eylül, evet hedefine ulaştı. Türkiye’nin ABD eksenindeki Batı dünyasıyla ilişkilerini güçlendirdi. Aynı zamanda ekonomik yapısını da yine küresel sermayenin, küresel güçlerin istediği noktaya doğru götürüldü. 12 Eylül’le yeni bir yol haritası çizildi. Küresel sermayenin, çokuluslu şirketlerin istediği bir harita… Türkiye yeniden dizayn edilmeye çalışıldı. Bu yönüyle baktığımız zaman 12 Eylül amacına ulaştı. Bu ancak olağanüstü bir darbeyle yapılabilirdi. Çünkü Türkiye’nin doğal şartları buna izin vermiyordu. Türkiye kendi dinamikleri ile hareket etmiş olsaydı böyle bir şey söz konusu olmazdı. Amerika’dan o zamanki sanırım Carter’dı galiba “bizim çocuklar başardı” demişti. ‘Bugün Türkiye’de darbe olur mu olmaz mı?’ sorusuna da cevap bulabiliyoruz. Son on yılda yaşanan süreçlere baktığınız zaman ABD ve Batı ittifakının böyle bir Türkiye’de darbe istememesi durumunda Türkiye’de kolay kolay bir darbe olması söz konusu değil. Demek ki 12 Eylül içerde güvenlik, terör gerekçe gösterilerek bir darbe yapılıyor. Ancak esas 12 Eylül darbesinin temelleri 24 Ocak 1980’de atılıyor. Projenin büyük fotoğrafı: ABD eksenindeki o yeni dünyaya Türkiye’nin eklemlenmesidir. Bu projeye büyük fotoğrafı kaybetmeden baktığımızda hedefine ulaştığı söylenebilir. Ancak bütün darbelerde olduğu gibi 12 Eylül darbesi de toplumda çok büyük bir tahribatlar meydana getirmiştir. Toplumun geleceğini ciddi ölçüde karartmıştır. 12 Eylül’e giden yolda gencecik yavrularımızı toprağa verdik, sağdan soldan. Bir dönem bir kuşak tahrip edildi, helak oldu. İnsan kaynağı olarak ciddi kayıplar verdik. 12 Eylül’ün ürettiği en önemli problemlerden bir tanesi de Kürt sorunudur. Türkiye’nin ciddi anlamda kendi dinamiklerini tahrip etmesi, demokrasisini ciddi anlamda geriye götürmesi, Türkiye toplumuna bu konuda yine ciddi engeller oluşturması, barışçıl bazı çalışmaları inkitaya uğrattığı gibi baskı ve şiddet politikası Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın ortaya çıkmasını da beraberinde getirmiştir.
Bu yönüyle de baktığımız zaman 12 Eylül’ün sonuçları itibarıyla Türkiye’ye yaklaşık 31 yıldır devam eden bir savaşla bizi karşı karşıya getirmiştir. 40-50 bin insanımızın öldüğünü, yüz milyarlarca dolar ekonomik kaybı dikkate aldığınız zaman 12 Eylül’ün bize neleri kaybettirdiğini görmek mümkün. Çünkü 12 Eylül’ün baskıcı, toplumsal çeşitliliği hazmedemeyen rejimi, tek tip anlayışı toplumdaki sivilleşme, demokratikleşme, özgürleşme taleplerinin önüne getirilen engeller ne yazık ki bu tür istenmeyen durumlara da sebep olmuştur. İşe bu yönüyle baktığımız zaman büyük bir problem.
MEDYA YÖNLENDİRİCİ OLDU
Türkiye`yi 1980 darbesine götüren süreçte sahnelenen oyunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren süreçte sahnelenen bireysel terör hareketlerinin yanı sıra Maraş, Çorum, Malatya, Sivas olayları da oldukça düşündürücüdür. Hatta 1 Mayıs 1977 olayları da… Bugüne kadar bunlar bütünüyle aydınlatılamadı. Bugün geriye baktığımızda toplumumuzun nasıl bir kaosa götürüldüğünü görebiliyoruz. Medyanın da bu süreçte rolü büyük. Hem demokratik, hem de antidemokratik süreçlerde en önemli temel destek medyadır. Ülkemizi 12 Eylül’e götüren şartlarda medyaya baktığımızda, sadece yazılı basının manşetlerindeki ürkütücülük bile yeter. Kimileri doğrudan kimileri de dolaylı olarak bu kaos sürecinin parçası olmuşlardır. 12 Eylül öncesi medya, ‘önleyici’ görevinden çok ‘yönlendirici’ görevini daha çok icra etmiştir diye düşünüyorum.
Yapılan yasal düzenlemeler hakkında neler söylemek istersiniz?
Türkiye’nin ağır aksak işleyen demokratik yapısı çok ciddi bir yara aldı. Büyük bir tahribat yapıldı orada. Anayasa başta olmak üzere bütün mevzuat Türkiye’de hâkim güçlerin arzu ettiği biçimde yeniden şekillendi. Bugün aradan 30 yıl geçmesine rağmen halâ 12 Eylül hukukunun, daha doğrusu hukuksuzluğunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Hem içeride hem de uluslararası platformlarda. Tüm yasalarımız, mevzuatımız 31 yıl önceki darbe şartlarını taşıyor. Türkiye bugün hiç de hak etmediği bir darbe yasalarının kuşatması altında yaşamını sürdürüyor.
ÇALIŞANLARA AĞIR FATURA
12 Eylül’ün çalışma hayatına en önemli yansıması ne olmuştur?
12 Eylül’ün özellikle çalışma hayatına yansımaları çok ağır oldu. Her darbenin en ağır faturasını maalesef çalışanlar ödediği gibi 12 Eylül’ün faturasını da çalışan geniş halk kesimleri ödedi. Özellikle sendikal hareketin büyük bir tasfiyeye tabi tutulması 12 Eylül döneminin ürünüdür. Sendikaların yasaklanması, toplu sözleşme düzeninin ortadan kaldırılması, örgütlenmenin önündeki engellerin, barikatların daha da yükseltilmesi, yeni sendika kurmanın, toplu sözleşme hakkı elde etmenin, sendikal faaliyette bulunmanın önüne çok büyük engeller ve barikatlar oluşturuldu. Bütün bunlar toplumun örgütlülüğünün önünde ciddi engeller oluşturdu. 2821-2822 sayılı yasalarla örgütlenmenin önü ciddi bir şekilde kesildi. Bu engeller de toplumun dinamik yapısını tahrip etti. Toplum örgütsüz, güç odaklarına boyun eğen, itiraz etmeye cesaret edemeyen, itiraz edenlere uygulanan baskı ve şiddet politikaları Türkiye’de gerçekten çok büyük bir sıkıntı kaynağı olmuştur.
Darbeler Türkiye’nin yerleşik, güçlü bir demokrasi kültürünü de ortadan kaldırıyor. 27 Mayıs, 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül’ü aslında Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin askeri bürokrasinin hegemonyasının olmasından dolayı demokratikleşme süreci sürekli tehdit edilmiştir, inkıtaya uğratılmıştır. O nedenle bu tür darbeler, Türkiye’nin demokratikleşme eğilimlerini ciddi anlamda tasfiye etmiştir. Toplumun özgürleşme taleplerini, toplumun sivilleşme talepleri ciddi anlamda tahrip edilmiştir. Ve toplum tek tip bir anlayışa hapsedilerek duvarlar içerisinde, Türkiye’yi gelişmiş dünyadan, özgür dünyadan uzaklaştıran ne yazık ki içe dönük bir yapı oluşturmuştur.
Aslında Türkiye’yi ekonomik anlamda bir pazar ekonomisine taşımaya çalışan zihniyetin, toplumsal talepleri hiçe sayarak, onlara rağmen tam aksine uygulamalar yaparak tipik ABD modeli bir Türkiye projesi. Çünkü ABD modelinde esas olan; toplumsal talepler değil emperyalist güçlerin, kapitalist sermayenin, çok uluslu şirketlerin taleplerinin karşılanmasıdır. Eğer böyle olmasa Suudi Arabistan’da ABD’nin ilişkilerinin olmaması gerekiyor. Mısır’la, Suud’la, körfez ülkeleri ile, Ortadoğu’daki pek çok ülkeye baktığımız zaman, yine Asya’daki pek çok ülkelere baktığınız zaman ABD’nin kaygısının demokrasi, insan hakları değil, kendi çıkarları ve küresel sermayenin çıkarları olduğunu görüyoruz.
BAHANELERİ HEP AYNI: İRTİCA VE BÖLÜCÜLÜK
Türkiye’de de böyle bir özlem. Türkiye’nin ekonomik alt yapısını çağdaş ülkeler düzeyine taşıyalım, piyasayı serbestleştirelim. Piyasa ekonomisi hâkim kılalım. Dünya ekonomisi ile entegre haline getirelim ama toplumun taleplerini, Türkiye’nin hassasiyetlerini öne getirerek o talepleri baskılayalım. Demokrasi talepleri ya bölücülük gerekçesi ile veyahut da irtica gerekçesi ile baskı altına alınmaktaydı. Aslında görünür gerekçesi ne olursa olsun darbelerin en önemli gerekçesi bu söylediğimiz “toplumdaki özgürlük, insan hakları, demokrasi” taleplerinin kontrol altına alınması, bu konuda toplumun önüne aşılamaz setler çekilmesidir. Bahane ne olursa olsun bu böyleydi. Darbecilerin, renkleri ne olursa olsun iki argümanı vardır. Birincisi irtica, diğeri bölücülük. Aslında toplumdaki özgürlükler, demokrasi açılımları geliştikçe, kendileri de biliyorlar ki bu iki “sanal tehlike”nin olmadığı görülecektir. Bunu önlemek için sürekli kendilerinin diri tuttukları, topluma karşı tehdit silahlarıdır irtica ve bölücülük.
12 Eylül’ün açtığı yara, tahribat bu yönleriyle baktığınız zaman Türkiye’nin kendi dinamikleriyle demokratikleşmesini, sivilleşmesini, çağdaş bir demokrasi algısını yakalayabilmesini engellemiştir. AB sürecini tıkamıştır. Türkiye doğal dinamikleriyle yürüyüşünde önemli kırılmaları yaşamıştır.
Hatta darbelerin ileriye dönük bir mesajı da, jakoben dayatmacılıktır. Yani topluma “bir daha asla demokrasi, özgürlük gibi talepleri ağzına alma. Hesabını ödersin!” gibi tehditler yöneltmektir. Yani darbeler sadece yapıldığı döneme ve yapıldığı kuşağa değil, sonraki dönemlere ve sonraki kuşaklara da gerilim, tehdit, endişe aşılamak için yapılmaktadır.
ERGENEKON VE 12 EYLÜL
Karanlığın sembolü 12 Eylül’ün Ergenekon ile bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Bugün yaşanan Ergenekon sürecinin de köklerini gene 12 Eylül mantığında bulabiliyoruz. Çünkü bu tip yasa dışı çete tipi yapılanmalar kaynağını hep antidemokratik dönemlerden alır-lar. Hukukun egemen olduğu bir toplumda bu tür yapılanmalara rastlayamazsınız. Zaten 12 Eylül’ü sahiplenen kesimlere baktığınızda bunu açıkça görebiliyorsunuz.
12 Eylül sendromu bugün aşılabildi mi?
12 Eylül gerçekten topluma ve Türkiye’ye çok pahalıya mal olmuş bir darbedir. Ve darbeyi yapanların gölgesi ne yazık ki Türkiye’nin üzerinden kalkmamıştır. O sendrom henüz aşılamadı. 12 Eylül’le hesaplaşmak aslında Türkiye’nin çağdaş, demokratik, modern bir Türkiye olup olmayacağı konusu ile de doğrudan ilgilidir. Türkiye ya bu darbe anayasası ve mevzuatından kurtulacak, gerçekten çağdaş bir demokrasi hedeflerine yürüyecek, veyahut da 12 Eylül’ü yapanların senaryosunda olduğu gibi Türkiye azcık şeyler, demokrasi, biraz sos, yanında biraz ilave garnitür vererek Türkiye toplumunu uyutma politikalarını sürdürecektir. İkisinden şu andaki mücadelenin arkasında da aslında bu yatıyor.
Geçmişte 12 Eylül’den dayak yemişler, 12 Eylül’ün gerçekten büyük acıları ile yüzleşmiş insanların bugün 12 Eylül rejiminden medet umar noktaya gelmeleri düşündürücüdür. Bu da işte 12 Eylül’ün ne kadar derin bir yara açtığını da gösteriyor. Toplumda nasıl bir travma oluşturduğunu, toplumu nasıl etkilediğinin de tipik bir göstergesi. Bugün 12 Eylül’de darbe yiyenlerin 12 Eylül Anayasasını nasıl sahiplendiğini ibretle görüyoruz. Bu müthiş bir çelişkidir.