Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Söyleşi
05-06-2013 / 11:39
Mustafa Yıldız: ‘İbrahim`e dost olduğum bilinsin`
Mustafa Yıldız: “Ben sadece ‘İbrahim`e dost olduğum bilinsin` diye yazdım

 “ŞEHİRLERİN RUHU İNSANLARDIR”

Şehirlerin dili vardır, dilimiz olur. Şehirlerin gözleri vardır, tanıklık ederler,  gözlerimiz olur. Şehirlerin tarihleri vardır, ömrümüzün özü olur. Şehirleri yaşanabilir kılan insanlar vardır, tatları ve kokuları olan insanlar. Konya’nın ömrünüze katkılarından bahsedebilir misiniz?

Haklısınız. Tıpkı insanlar gibi şehirlerin de ruhu vardır. Onun için şehirler de konuşur. Şehirler de görür. Şehirler de duyar. Şehirler de hatırlar. Bazı şehirler - tıpkı insanlar gibi - birbirlerinin kardeşidir. Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul, Şam, Kum, Bağdat, Konya, Kurtuba,  Kahire, Antep, Semerkant,  Halep, Urfa , Mostar…. Hepsi birbirinin kardeşidir.  Hepsi - farklı tecrübeler yaşamış olsalar da - aynı dili konuşurlar. Aynı sevinci, aynı acıyı dile getirirler. Birisi olmasa diğerinin bir yeri eksik kalır. Mekke’yi konuşmadan Medine’yi konuşamazsın. İstanbul’u konuşmadan Kudüs’ü konuşamazsın. Bağdat’ı konuşmadan Kurtuba’yı konuşamazsın. Şam’ı konuşmadan Konya’yı Konuşamazsın.  Şehirlerin ruhu insanlardır. Şehirleri birbirine bağlayan, birbirine akraba kılan insanlardır. Mevlana olmasaydı Rey ile Konya’yı kim birbirine bağlayacaktı. Şems olmasaydı Şam ile Konya’yı kim birbirine bağlayacaktı. Ya da ben olmasaydım “Mahalle Mektebi” dergisinde Antep’le Konya’yı kim birlikte anacaktı?

Bir şehri hem gerçek anlamda hem şehir (medine) kılan, hem de şehîr (meşhur) kılan orada yaşayan insanlardır. Bundandır ki, eskiler “Şerefü’l-mekân bil mekin” derler. Mevlan’a olmasaydı Konya “Konya” olur muydu bilemem. Veya Şems olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Yahut Konevi olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Ya da Hacı Veyiszade olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Hatta merhum Erbakan Hoca Konya’dan aday olmasaydı Konya “Konya” olur muydu? Konya’yı “Konya” kılan insanları çıkarsak geriye Konya’dan ne kalır ki? Kalsa kalsa geriye ruhsuz beton yığınları kalır. Yani “modern bir kent” kalır. Ama asla bir “şehir” kalmaz.  Bir kenti kent kılan “binaları”dır ama bir şehri şehir kılan “insanları”dır.

“KONYA OLMASAYDI HAYATIMDA, NE GODOVYA GEÇERDİ YOLDAN NE BİR KİMSE KÖR OLURDU”

Konya’da öğrencilik münasebetiyle 7 yıl kaldım. Hayatımın en güzel yıllarını burada geçirdim desem, sanırım mübalağa yapmış olmam. Peki, ben olmasaydım Konya yine “Konya” olur muydu? Elbette olurdu. Benim Konya’nın “Konya” olmasına her hangi bir katkım olmadı. Olamazdı da. Daha hayatının baharında, 20’li yaşların başındaki bir öğrencinin Konya’nın “Konya” olmasına ne katkısı olabilir ki?

Ama Konya olmasaydı ben “ben” olabilir miydim? İşte buna üzerine basa basa “evet” diyemem. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam geriye benden ne kalır? Sanırım Konya’yı hayatımdan çıkarırsam pek çok güzelliğin, pek çok değerin ilk ve en anlamlı örneklerini hayatımdan çıkarmam gerekir. Daha sonraki hayatımda hayatıma anlam ve değer katan pek çok güzellik anlamını yitirir. Anlamsızlaşır. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam kadim ve aziz dostlarımın büyük bir kısmını hayatımdan çıkarmam gerekecektir. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam dostluğun, kardeşliğin, arkadaşlığın, vefanın, sevginin, inancın, idealistliğin, fedakârlığın, hasbiliğin pek çok tezahürünü hayatımdan çıkarmam gerekecektir. Ve bu güzelliklere dair çocuklarıma anlattığım pek çok öyküyü hayatımdan çıkarmam gerekecek.

Konya’yı hayatımdan çıkarırsam pek çok değeri hayatımdan çıkarmam gerekecek. Mesela SeyyidKutub, Mevdudi, İmam Humeyni, Ali Şeriati, Aliyaİzzetbegoviç, Seyyid Hüseyin Nasr, Abdulkadir es-Sufi, Malkom X, Abdulkadir Udeh, Fazlurrahman, Nakib el-Attas, Cevdet Said, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Atasoy Müftüoğlu, İsmet Özel olmayacak hayatımda. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, dünyanın dört bir yanındaki direniş hareketlerinin yazılmamış öykülerini bilemezdim.  Konya olmasaydı hayatımda, belki de Kudüs‘ü bu kadar sevemezdim. Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, vaktiyle “Bir dergi çıkarırsak memleket kurtulur” diye düşünen saf gençlerin yaşadığını kimseye kanıtlayamazdım.  Konya’yı hayatımdan çıkarırsam, Ebu Zer ile Mona Roza’yı aynı cümle içerisinde anamazdım. Sanırım Konya’nın hayatıma kattıklarını daha fazla anlatmama gerek yok. Kısacası Konya olmasaydı hayatımda, ne Godovya geçerdi yoldan, ne bir kimse kör olurdu.

“BİR DERGİ ÇIKARSAK MEMLEKET KURTULUR”

Hepimiz kendi hayat kitabımızın yazarlarıyız. Kalemi ister elimize alalım ister almayalım, hepimiz ömrümüzün kitabını yazmakla meşgulüz. Siz kendi hayat kitabınızı oluştururken kalemi eline alan insanlardansınız. Bizlere yazma menkıbenizden bahsedebilir misiniz?

Yazma menkıbeme “Günlerden bir gün rüyamda yanıma aksakallı nur yüzlü bir zat geldi ve bana ‘Evladım, artık yazmaya başla, sen yazarsan bu memleket kurtulur’ dedi ve gitti. Uyanır uyanmaz yazmaya başladım. O gündür bu gündür yazıyorum.” diye başlamayı isterdim. Ama öyle olmadı tabi ki. Ortaokul ve lise yıllarındaki ideolojik ortamın (sağ – sol çatışmalarının) etkisiyle ideolojik metinleri okumaya karşı büyük bir ilgim vardı. 70’li yıllarda orta ölçekli bir kasaba büyüklüğünde olan İslahiye’de hem sağcılara, hem de solculara ait ideolojik dozajı bir hayli yüksek kitapların bulunduğu kitapevleri vardı. Ben bu iki kitabevinin de en düzenli müdavimi, en istikrarlı okuyucusuydum. Geleneksel anlamda dindar sayılacak bir ailede yetişmemize rağmen, İlçede bildik anlamda “İslamcı” bir damar olmadığı için İslami metinlerle ve İslamcı öncülerle tanışmam Üniversite yıllarında oldu. Oysa Marx’la, Lenin’le, Engels’le, Türkeş’le, Nihal Atsız’la, Necmeddin Hacıeminoğlu’yla, Dündar Taşer’le ortaokul yıllarında tanışmıştım. Ortaokul ve Lise yıllarımda hem sağa hem sola ait günde 3-4 tane gazete alıyor, haftalık ve aylık dergileri takip ediyordum.

Ortalama her Türk gencinin yazdığı ergenlik dönemi şiirlerini ve bazı yazarları taklit ederek yazma denemelerimi saymazsak ilk zamanlar daha çok çizmeye meraklıydım. Bilgisayarın, yazıcının, fotokopinin olmadığı ortaokul yıllarında karbon kâğıdı ile çoğaltarak dergi çıkarmayı denemiş başka biri var mı bilmiyorum, ama ben denedim. Lise yıllarımda “Dinimizde resim yapmak günah” diyen hocalarla karşılaşmasaydım belki de yazar değil, çizer olacaktım. Demek ki böylesi hayırlıymış. İlk başarısız dergi çıkarma girişimim 12 Eylül İhtilalinin ardından oldu. Derginin sahibi ve yazı işleri müdürlüğüne yaşım tutmadığı için yaşı tutan bir arkadaşı ikna ederek Sıkıyönetim Komutanlığına dergi çıkarma başvurusunda bulunduk. Cahil cesareti işte! Belli periyodlarla gidip dilekçemizin akıbetini sormamıza rağmen dilekçemizin akıbetinden herhangi bir haber alamadık. Böylece ilk teşebbüsümüz başarısızlıkla sonuçlandı.

İlk yazma denemelerim 1984’de İslahiye’deki yerel bir gazetede oldu. O yıllarda Konya ilahiyatta öğrenci idim. Ardından 1985’de Konya’da bir grup arkadaşla “Dönüşüm” Dergisini çıkardık. O yıllar “Bir dergi çıkarsak memleket kurtulur” zannettiğimiz yıllardı. Ülkede hala sıkıyönetim olduğu için askeri rejim birçok ilde dergi çıkarmaya müsaade etmiyordu. Ama Konya’da sıkıyönetim erken kalktığı için bize müsaade ettiler. Ancak bu işin ekonomik külfetini yeterince karşılayacak gücümüz yoktu. Harçlıklarımız derginin masraflarını karşılamaya yetmediği için arkadaşların bazıları kitaplarını satmak zorunda kaldılar derginin masraflarını karşılamak için. Tabi öğrenci harçlığıyla dergi çıkarmanın memleketi kurtarmaktan daha zor olduğunu anlamamız çok sürmedi. 3. Sayıda tıkandık. Ve İstanbul’daki bazı arkadaşlara Dönüşüm’ü devrettik. Dönüşüm artık Girişim oldu.

“SANKİ HER KURŞUN HARF ŞARJÖRE SÜRÜLMÜŞ BİR MERMİ GİBİYDİ”

Dönüşüm tecrübesinin kısa sürmesi üzerine bir yıl sonra İslahiye’de arkadaşları yeni bir dergi çıkarmaya ikna ettim. Ve Gündem böyle doğdu. Gündem’in nasıl zorluklarla çıktığını yeni kuşakların anlaması mümkün değildir. Resmi işlemler çok zor o zamanlar. Dedik ya, sıkıyönetim var. Yani askeri yönetim… Dergi çıkarmak bir sürü prosedüre tabi. Bir de o zamana kadar hiç dergi çıkmamış İslahiye’de. Yetkililer ne yapacaklarını bilmiyorlar. İçlerinden en akıllısı(!) kimse artık bir fikir öneriyor: Kaymakam’ın başkanlığında, bir hâkim, bir savcı, milli eğitim müdürü, kütüphane müdürüvs.’den oluşan bir komisyon oluşturalım; dergide yayınlanacak yazıları inceleyelim, ondan sonra yayınlanmasına karar verelim. Tabi itiraz ettik buna. “Öyle saçma şey olmaz” dedik. “Siz bizim yayın kurulumuz musunuz?” dedik. Anayasanın ilgili maddesini gösterdik, falan… Ama takan kim! Devletin dediği dedik… Allah’tan Savcı Bey aklı başında bir adam çıktı da, “Öyle şey mi olur kardeşim, yazarlar yazılarını, yayınlarlar dergiyi, bir suç unsuru bulursak soruşturma açarız” dedi de diğerleri ikna oldular.Ve nihayet, “Tamam gidin derginizi yayınlayın” dediler.Hemen bir büro tuttuk, ucuz tarafından. Eski bir pasajın içerisinde, küçük bir dükkân. Bir kırık dökük masa, birkaç eski sandalye. Bir eski dolap. Ve bir de bir dergi bürosunun olmazsa olmazı eski bir daktilo. Dergi dediysek, abartmayın o kadar. Altı üstü yarım gazete sayfası boyunda iki yaprak. Daha fazlasına ne maddi gücümüz yetiyor; ne de onu basmaya İslahiye’deki matbaaların teknik imkânı elveriyor. O yıllar teknolojinin olmadığı, olanın da taşraya uğramadığı yıllar. Ne bilgisayar, ne yazıcı, ne fotokopi makinesi, ne ofset baskı yapacak matbaa var. İlçedeki bir iki matbaa ilkel şartlarda baskı yapıyor. Tipo baskı deniliyor. Kutularda kurşundan dökülmüş harfler var. Kelimeler bu kurşun harflerle tek tek elle diziliyor. Yani öyle bugünkü gibi bilgisayarda yazıp, tasarımını ajansa yaptırıp, ofset matbaada bastırdığınız gibi değil. Bir makaleyi tek tek kurşun harflerle dizmek birkaç gününüzü alıyor. Matbaadaki kurşun harfler yetersiz. Bir karakterle dizdiğiniz yazıyı, harfler tükenince başka bir karakterle tamamlamak zorunda kalabiliyorsunuz. Makinelerin baskı ebadı yarım gazete sayfası boyu. Bizim dört sayfa dergi dört ayrı aşamada basılmak zorunda. Ha bir de, her sayfa basıldıktan sonra bir de o kurşun harfleri tek tek kutularına geri yerleştirmek var. Diğer sayfayı dizmek için… Matbaada çalışan elaman yetersiz… Matbaacı zaten hatır belası basmaya razı olmuş. Dört sayfa bir derginin dizgisi baskısı en az 10 gün sürüyor. Adamın diğer bütün işleri aksıyor mecburen. Dolayısıyla iş başa düşüyor. Hepimiz matbaada sabahlamaya başladık, bir an önce yetişsin diye… Hurufat kutusunun başında sabahlara kadar kurşun harflerle yazıları diziyoruz. Sanki her kurşun harf, şarjöre sürülmüş bir mermi gibiydi… Zulme karşı, haksızlığa karşı, adaletsizliğe karşı, emperyalizme karşı… Tabi, bugünden baktığımda çok komik, ama o gün için çok can sıkıcı olan bir şeyi de eklemek lazım: Saatlerce, hatta günlerce uğraşıp tek tek kurşun harflerle yazıyı ya da sayfayı dizersin, ama dizdiğimiz yazının ya da sayfanın yerleştirildiği metal çerçeveye yanlışlıkla biri çarpar ve döker. Harfleri tek tek yerden toplayıp kutularına yerleştirmek ve yine saatlerce uğraşıp o yazıyı tekrar dizmek zorunda kalırsın. Tam bir traji-komik durum. Vesselam kısa zamanda hepimiz bir matbaacı çırağı kadar uzmanlaştık dizgi işinde. Diğer sayılar da aynı zorluklarla yayınlandı. Böylece sekiz sayı çıktı “Gündem”. Ta ki, Türkiye’deki yeni bir “irtica” haberleri dalgası başlayana kadar… Bunun üzerine, sonraki yıllarda hayli popüler olacak bildik (!) bir muhabirin çalıştığı bir gazetenin haberi (= ihbarı) sonucunda soruşturma açıldığı için dergiyi kapatmak zorunda kaldık.

“BEN SADACE ‘NERDE DURDUĞUM’UN KAYDA GEÇMESİ İÇİN YAZDIM”

O sıralar ben yine Konya’dayım. Öğrencilik devam ediyor. Boş durmayalım dedik. Birkaç arkadaş yerel bir gazetede haftalık “Kültür ve Toplum” konulu bir sayfa hazırladık. Bu ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Sonra okul bitti ve memlekete geri döndüm. O süre zarfında bazı yayın organlarında yazmayı sürdürdüm. 96’ya kadar bu böyle devam etti.  96’da Çorum / Sungurlu’da bir grup arkadaşla Ruzname dergisini çıkardık. Ruzname yanılmıyorsam 6-7 sayı çıktı. Sonra 98-99 yıllarında İslahiye’de Anlam Dergisini çıkardık. 28 Şubat süreci ile birlikte Anlam’a hamilik yapan vakıf kapatılınca Anlam da kapandı doğal olarak. Ardından bir yıl kadar haftalık bir gazete olan Selam’da köşe yazıları yazdım. 28 Şubat sürecinde gazete kapanıncaya kadar orada yazmayı sürdürdüm. Daha sonra başta Bilgi ve Düşünce olmak üzere, Özgün Düşünce, Özgün İrade, Sivil Toplum vb. pek çok dergide yazdım. Son yıllarda ise daha çok zaman zaman internet ortamında yazmaya başladım. İlk Kitabım olan Kur’an ve İnsan Hakları 96’da yayınlandı. Ardından 2000’de Aşkın Ay Hali (Yusuf ile Züleyha), 2001’de Alternatif İnsan Hakları Kuramı, 2002’de Aşkınlık Dersleri, yine 2002’de Modernizmin Kıskacında isimli kitaplarım yayınlandı. 2007’de üzerinde fiilen 8 yıl çalıştığım meal çalışmam SON MESAJ(Gerekçeli Türkçe Meal) yayınlandı. Yazmak hayatımın hiçbir döneminde profesyonel bir ilgi olmadı. Ben sadece “nerde durduğum”un kayda geçmesi için yazdım. “Maksat safımız belli olsun” diye yazdım. İbrahim’e su taşıyan karınca misali “Sadece İbrahim’e dost olduğumuz bilinsin” diye yazdım.

“HER YAZI BİR DOĞUM GİBİDİR; İNSANI ÇOĞALTIR”

İnsan bir dünya malı sevecekse kalemi sevmeli… Bizlere kalemin ömrünüze kattığı bereketten söz edebilir misiniz?

Bize kalemi ve kalemle yazılanları sevdiren Allah’a hamd ediyorum!  Kalem ve kalemle yazılanlar şahittir ki Allah’ın adı ile başlayan her eylem bereketli bir eylemdir. Böylesi her eylem o eylemi gerçekleştiren insanların hayatına / ömrüne bir bereket katar. Yazmak; çoğalan ve insanı çoğaltan bir eylemdir. Her yazı bir doğum gibidir; İnsanı çoğaltır. İnsanın düşüncelerini çoğaltır. İnsanın umudunu çoğaltır. Eğer yazılan hayır ise, mahza berekettir. Zira yazdığınız bir harf bir anda matbaada binlerce harfe dönüşür. Yazdığınız bir kelime binlerce kelimeye, bir cümle binlerce cümleye… Ve bir kitap binlerce kitaba… Yazdığımız kitaplar on binlerce insana ulaştı. Belki bir ömür boyu yüz binlerce insana ulaşacak. Bunca insana tek tek kendimiz anlatacak olsak ömrümüzün birkaç katı bile yetmezdi. Ama yazının bereketi ile bir ömür boyu yapamayacağımız şeyi kısa bir sürede yapabiliyoruz. Demek ki Allah yazı ile ömrümüzü bereketlendiriyor. Ömrümüze ömür katıyor. Yazmak vaktimizi bereketlendiriyor. Amelinizi bereketlendiriyor. Azcık çabamız bazen pek çok hayra vesile olabiliyor. Yazmak dostlarımızı bereketlendiriyor. Dostlarımızın arasına yeni dostlar katıyor. Evimizi hanemizi bereketlendiriyor. Ailemizi, çocuklarımızı bereketlendiriyor.  Yazmanın bereketi sadece şimdiki nesillerle de sınırlı kalmıyor. O bereketini nesiller boyu sürdürüyor. Bazen yüzyıllar boyu o yazının bereketinden insanlar istifade edebiliyor. Onun için yazmak bizatihi bereketli bir eylemdir. İnşallah yazdıklarımızın bereketi nesiller boyu sürer. İnşallah öldükten sonra da o bereketten istifade ederiz. İnşallah yazdıklarımızla dünyamız bereketlendiği gibi ahiretimizi de bereketlenir.

“KUR’AN KENDİSİYLE İŞTİGAL EDEN KİMSEYE MUTLAKA BİR ŞEY KATAR”

‘Kuran kendisinden sonra fakirlik olmayan bir zenginliktir. Ondan daha öte bir zenginlik de yoktur,’ diyor Peygamber aleyhi selam. Son Mesaj Kur’an’ı Kerim Mealini ümmetin istifadesine sunalı epey bir zaman oluyor.  Kur’an’ın size kattığı zenginliği merak ediyorum doğrusu.  

Amenna ve saddakna! Kur’an gerçekten de kendisinden başka zenginlik olmayan zenginliktir. Diğer tüm zenginlikler izafidir. Geçicidir. Sanaldır. Ama Kur’an bizatihi zenginliktir. Gerçek zenginliktir. Ebedi zenginliktir. İnsanın ahirete götürebileceği tek servet Kur’an’dan sadır olana hayırlı amellerdir. Kur’an kendisiyle iştigal eden herkese mutlaka bir şeyler katar. Bir güzellik katar. Bir güzellik sirayet eder. Az veya çok. Tıpkı, “Bal tutan parmağını yalar” durumu gibi. Elinle dokunmuşsan eline bir güzellik sirayet eder. Dilinle dokunmuşsan diline bir güzellik sirayet eder. Gözünle dokunmuşsan gözüne bir güzellik sirayet eder. Kulağınla dokunmuşsan kulağına bir güzellik sirayet eder. Aklınla dokunmuşsan aklına bir güzellik sirayet eder. Kalbinle dokunmuşsan kalbine bir güzellik sirayet eder. Benliğinle dokunmuşsan benliğine bir güzellik sirayet eder. Kısacası o, kişinin kendi kapasitesine kalmıştır. Kişinin kendini Kur’an’a ne kadar açtığına bağlıdır. Kur’an ile ne kadar bağ kurduğu ile alakalıdır. İnşallah Kur’an’ın bu güzelliklerinden bu zenginliklerinden biz de istifade ederiz. Kim Kur’an’a dokunursa Kur’an da ona dokunur. Kur’an’a dokunan ve Kur’an’ın kendisine dokunduğu azalara ateş sirayet etmeyecektir. O azalara İlahi rahmet dokunacaktır. Eliyle, diliyle, gözüyle, kulağıyla, aklıyla, kalbiyle ve bütün bir benliğiyle Kur’an’a dokuna, Kur’an’ın da kendine dokunduğu bir insana Kur’an rahmet olur, merhamet olur, yağar üzerine. Bunca rahmete gark olmuş bir insandan daha zengin kim olabilir! Doğrusu Kur’an’ın zenginliği büzün azalarımızla dokunacak kadar yakın. Hatta aklımızda, kalbimizde ve benliğimizde olacak kadar yakından da yakın. Ama ne yazık ki bu zenginlikten yeterince istifade edemiyoruz. Her ne kadar SON MESAJ Kur’an Meali çalışması münasebetiyle Kur’an’a elimizle, dilimizle, gözümüzle, kulağımızla, aklımızla, kalbimizle ve bütün bir benliğimizle daha çok dokunmaya gayret ediyorsak da, yine de bu zenginliğe yeterince dokunduğumuzu, bu zenginlikten yeterince istifade ettiğimizi söyleyemeyiz. Çünkü Kur’an öyle bir zenginliktir ki, onu elde etmek için ne yapsan az kalıyor, ne yapsan yetersiz kalıyor. Onun kadr-ü kıymeti karşısında – Allah o çabayı, o ameli, o eylemi değerli kılmadıkça, yeterli kılmadıkça - hiçbir çaba, hiçbir amel, hiçbir eylem yeterli olmuyor. Kaldı ki bizim yeterince çaba sarf ettiğimiz de söylenilemez. İnşallah Allah azımızı çoğa sayar, Kur’an’a dokunan azalarımızı ateşten korur, bizi sonsuz rahmetiyle kuşatır.

“SON MESAJ İNŞALLAH GÜNAHLARIMIZA KEFFARET OLUR”

Son Mesaj Kur’an-ı Kerim Mealine başlama aşamanızı, meale karar verişinizi ve amacınızı dinlemek isteriz doğrusu.     

Sene 81-82’de Ankara Üniversitesi,  Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “Yeni Türk Edebiyatı” okurken Kur’an’ı anlamak için İlahiyat okumam gerektiğine karar vererek Konya İlahiyat’a geçtiğimden bu yana Kur’an’ın anlaşılması konusuyla bir şekilde ilgileniyordum. Sonraki yıllarda da hem yüksek lisans münasebetiyle hem de kişisel ilgim hasebiyle daha çok Tefsir’eyoğunlaştım. Başlangıçta her şey sadece Kur’an’ın anlaşılmasına ilişkin doğal bir ilgiden ibaretti. Kur’an’ın doğru anlaşılmasına ilişkin meseleler ilgimi çekiyor, bu alanda okumalar yapıyor, yapılan tartışmaları takip ediyordum. Bu bağlamda meal sorunları / meallerdeki çeviri sorunları ilgimi çekmeye başladı. Bu ilginin tek nedeni teorik okumalar değildi elbette. Yani konuyla sadece teorik düzlemde ilgilenmiyordum. Aynı zamanda uygulamanın içinden geliyordum. Derslerde, sohbetlerde, konuşmalarda meal okumasını tavsiye ettiğimiz pek çok insanın mealleri anlamakta zorlandığını, birçok ayete bir anlam veremediklerini,  ayetler arasında anlamsal bir bütünlük kuramadıklarını görüyordum. Böylece meal meselesi ilgi alanıma girdi. Bu bağlamda mevcut meallerde bazı düzeltmeler yapılırsa sorun önemli ölçüde çözülür diye düşünüyordum. Ancak konunun içine girince böylesi küçük müdahalelerle sorunu çözmenin mümkün olmayacağını, sorunun çok daha komplike bir durum arz ettiğini, sadece anlam değil aynı zamanda ciddi bir üslup sorunu olduğunu da fark ettim. Yapılacak meal çalışması hem anlam hem de üslup açısından baştan sona belli bir yöntem dâhilinde yapılmalıydı. Vesselam 8 yıl sürecek olan ve nihayetinde SON MESAJ’ın hazırlanmasıyla sonuçlanacak olan meal çalışması böyle başladı. İstedim ki, SON MESAJ çevirideki dili ve üslubu ile okuyucunun kalbini ihya, ilmi referansları ve gerekçeleri ile ise aklını inşa edecek bir meal olsun. Ama bunu ne kadar başardık bilemem. Biz elimizden geleni yaptık. Takdir okuyucuların… Allah’tan tek dileğimiz bu çalışmamızı günahlarımıza keffaret kılması.

“TAŞRADA OKUR – YAZAR OLMAK ÇÖLDE AĞAÇ OLMAKTAN FARKSIZDIR”

Şu an Gaziantep’in ilçesi olan İslâhiye’de ikamet ediyorsunuz. Yazdığınız kitapların tamamını burada yazdınız. Küçük yerlerin insanı küçülttüğü yanılgısı hâkim bir anlayıştır. Bunca kitabın yazarı olarak İslâhiye’nin bereketinden söz edebilir miyiz?

Küçük yerlerin insanı küçülttüğü, ufkunu daralttığı yargısı bir genelleme olarak doğru olmayabilir belki, ama tamamen mesnetsiz bir yargı da değil. Taşrada okur - yazar olmak çölde ağaç olmaktan farksızdır. Çünkü yağmuru çeken bir ya da birkaç ağaç değil, ormandır. Eğer ilmin, kültürün ve sanatın daha yoğun olduğu büyük merkezlerle bir şekilde iletişim içerisinde değilsen, yani oraya yağan yağmurun serpintisi buraya da düşmüyorsa, zaman zaman bilvesile oradaki yağmurdan ıslanmıyorsan taşrada kurumaya mahkûmsun.  Bu yüzden “taşrada olmak” ile “taşrada kalmak” aynı şey değildir. Biz taşrada olduk belki, ama taşrada kalmamaya çalıştık. Yani elimizden geldiğince Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağımız İslahiye’de iken diğer ayağımızla dolaşmaya çalıştık. İslahiye bu bağlamda şanslı sayılabilecek bir yer. Bazı yüzler değişse de, 30 yılı aşan bir süredir burada bir arkadaş çevremiz oldu. Oturup kalktığımız, okuyup tartıştığımız, duyarlılıklarımızı paylaştığımız, sohbetin hazzını yaşadığımız… Anadolu’nun dört bir tarafından gelenimiz gidenimiz eksik olmadı. Dostlarımız ziyaret ettiler, bizlerle bildiklerini paylaştılar, gördüklerini paylaştılar, sevinçlerini paylaştılar, hüzünlerini paylaştılar, sohbet ettiler, muhabbet ettiler… Bilgi alışverişinde bulundular, bilinç alışverişinde bulundular, gönül alışverişinde bulundular, sevgi ve muhabbet alışverişinde bulundular… Biz onları ziyaret ettik. Onlara bilgi götürdük, bilinç götürdük, gönül götürdük. Onlarda bilgi getirdik, bilinç getirdik, gönül getirdik, sevgi getirdik. İslahiye 30 yıldır hem içerideki dostlarımızla, kardeşlerimizle, arkadaşlarımızla canlı bir muhabbet ortamını soluyor, hem de dışardan ziyaretimize gelen aziz dostlarımızın, kardeşlerimizin muhabbetleri ile şenleniyor, canlanıyor. 30-40 yıldır devam eden kadim dostluklarımız var, varlıkları bize güven veren, huzur veren aziz dostlarımız var. Bilvesile yeni dostlar ediniyoruz. Allah’a şükrediyoruz. Ben yazmış olmamı, yazıyor olmamı sahip olduğum bu dostlarımın, bu arkadaşlarımın bir bereketi olarak görüyorum.

“OĞLUM, O JANDARMA VAR YA, ONLARDAN KÖPEKLER BİLE KORKARDI”

Çocukluğunuz Yörük geleneğinin canlı olarak yaşandığı bir aile ocağında geçti. O zamanlara dair şahit olduğunuz sizin için kıymetini elan yitirmeyen anılarınızdan ve bu geleneğin kişiliğinizin oluşmasına etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Erken yaşlarda yerleşik hayata geçtiğimiz için benim göçebeliğe dair kişisel anılarım çok sınırlı. Gerçi sonraki yıllarda göçebe hayatı sürdüren akrabaları ziyaretlerimiz eksik olmadı ama bunlar çok uzun süreli ziyaretler değildi. Ancak aile öylesi bir kültürel ortamdan geldiği için göçebe hayatın anılarıyla büyüdük. Büyüklerimizden o döneme ilişkin pek çok hatıra dinledik. Maalesef bu hatıraların pek çoğuna tek parti döneminde yaşanan acıların ve korkuların derin izleri sinmişti. Şahsen büyüklerimizden, jandarma korkusundan dolayı, dağlarda çalılıkların arasında nasıl gizli saklı dini eğitim aldıklarına dair… Ders veren hocaların jandarmayı görünce nasıl hızla orayı terk ettiklerine dair… Uzaktan jandarma görüldüğünde nasıl korkudan herkesin başına şapka geçirdiğine dair… Sürüyü köprüden geçirirken rüşvet vermedikleri zaman nasıl jandarmadan dayak yediklerine dair… Jandarmaya yakalanmamak için akarsulardan yüzerek geçmek isterken kimlerin nasıl boğulduğuna dair pek çok hikâye dinledik. Bir anlamda devlet jandarma ile eş anlama geliyordu. Hatta bir seferinde büyüklerimizden biri “Oğlum o jandarmadan var ya, onlardan köpekler bile korkardı. Jandarmayı gördüklerinde onlar bile kaçardı” demişti.  Bu öykülerin ve anlatıların devlet algımız üzerinde derin etkileri olduğunu düşünüyorum.

“AİLE ORTAMIMIZ BİZİ KİTABA VE DİNDARLIĞA TEŞVİK EDİYORDU”

Yörükler kitabi bir toplum değildir. Çünkü yaşam şartları okumaya elverişli değildir. Daha çok sözlü kültür yaygındır.  Kitabi dinle bağ kurma imkânları kısıtlı olduğu için genellikle Yörükler arasında dini hayat çok güçlü değildir. Ancak ben, şahsen, geleneksel bile olsa dini ritüellere sıkı sıkıya bağlı, dini duyarlılığı yüksek bir aile ve aşiret ortamında büyüdüğümü söyleyebilirim. Bizim aile ve aşiret çevremizde namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlere çocukluktan itibaren azami ölçüde hassasiyet gösterilirdi. İlk zamanlar buna çok fazla anlam veremiyordum. Ancak sonraki yıllarda bunun en önemli nedenlerinden birisinin - en azından bizim aşirette - hem medrese ile hem de tarikatlarla bağı olan bir damarın bulunması olduğunu fark ettim. Doğal olarak böylesi bir dini damarın varlığı geleneksel de olsa dindarlığı besliyordu.Zaten aksi takdirde kitabi bir bilgi ile desteklenmeyen dindarlığın sahih bir zeminde uzun süre devam etmesi çok zordur. Muhtemelen bizim çocukluktan itibaren dini bir eğilime sahip olmamızın ve kitapla bir biçimde bağ kurmamızın arkasında yatan en önemli etkenlerden birisi budur.Çünkü aile ortamımız bizi kitaba ve dindarlığa teşvik ediyordu. Yetiştiği ortam ister istemez insanı etkiliyor.

“KENDİMİZİ HEP MAZLUMLARIN YANINDA KONUMLANDIRDIK”

Küçüklükten beri egemen güçlerle aramız pek fazla iyi olmadı. Hem yerel ölçekte, hem ulusal ölçekte, hem de küresel ölçekte böyle oldu. Çocukluktan beri kendimizi hep mazlumların, mustazafların, ezilenlerin yanında konumlandırdık. Onlarla aynı safta durduk. Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana olmaya çalıştık. Özgürlük hareketleri her zaman ilgimizi çekti. Onlara karşı hep bir sempati duyduk. Hep bir yakınlık duyduk. Bunun böyle olmasında elbette okuduğumuz kitapların büyük etkisi oldu. Ama ben şahsen yeryüzündeki mazlumların direnişine ve özgürlük hareketlerine karşı hissettiğimiz duygusal yakınlığa, sonraki yıllarda okuduğumuz kitaplar kadar, ait olduğunuz bu sosyo-kültürel hayatın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Zira her ne kadar biz o havayı çok fazla teneffüs edemesek de büyüklerimizden çok fazla dinlediğimiz için, dağlardaki özgür hayata karşı bilinçaltımızda hep bir özlem olageldi.

“ASIL OLAN MEKÂNIN GENİŞLİĞİ DEĞİL, GÖNLÜN GENİŞLİĞİDİR”

Göçebe hayat eşyaya olan bağımlığın minimum düzeyde olduğu bir hayattı. Hayat basit birkaç eşya ile sürdürülürdü. Bu hayat sadece eşyaya değil, aynı zamanda başka insanlara olan bağımlılığın da minimum düzeyde olduğu bir hayattı.Çünkü konulup göçülen ortamda çoğunlukla birkaç akrabanın dışında komşu bulunmazdı. Ve bir Yörük aile, doğumdan ölüme kadar, barınmadan yemeye - içmeye, sağlıktan güvenliğe, iletişimden ulaşıma hemen hemen ihtiyaçlarının yüzde doksanını kendisi karşılamak durumundaydı. Yerleşik hayatla yolu nadiren kesişir, ihtiyaçlarının çok azını şehirden temin ederdi.Yaşamını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu şeylerin büyük bir kısmını kendi yerine getirirdi. Meselabir Yörük aile, bütün aile bireyleri ile birlikte paylaştığı, ihtiyaç halinde bölünerek birden fazla mekân üretilebilen bir çadırda doğar büyür ve ölürdü. Ve bu çadırda misafirini de ağırlardı. Çadır hayatı insana, asıl olanın “mekânın genişliği” değil, “gönlün genişliği” olduğunu öğretir. Aslı olanın “imkânın bolluğu” değil, “gönül bolluğu” olduğunu öğretir. Bu hayata dair yaşadıklarımız ve dinledikleirmiz bizim “mekân” ve “imkân” tasavvurumuzu önemli ölçüde etkilemiştir. Vesselam sonraki yıllarda hem karakterimizin oluşmasında ve hem de kültürel alışkanlıklarımızda göçebe hayatın derin etkileri olduğunu düşünüyorum.

“GÜZEL OLAN HİÇ BİR ŞEY HÜLASA EDİLEMEZ”

Hayatınızın en önemli 10 kitabını yazmanızı istiyoruz.( Sıralama önemli.)

Doğrusu böyle bir sıralama nasıl yapılabilir, bilemiyorum. Sizden istirham ediyorum beni böyle bir cendereye sokmayınız. Şimdi ben kalkıp hangi 10 kitabın adını zikretsem, diğer 10 kitabın kalbi kırılır. Diğer 10 kitaba haksızlık etmiş olurum. Yarın huzur-u mahşerde hakkını ister benden. Hak talep eder. Mesela siz hiç baharda 10 güzel çiçek seçip sıralamaya koyabilir misiniz? Ya da gökkuşağından en güzel 5 rengi seçip sıralayabilir misiniz? Gökyüzünden en önemli 10 yıldız seçip bunları önem sırasına göre dizebilir misiniz? Hadi diyelim ki “Seyyidü’l-Kütüb” (Kitapların Efendisi) olan Kitab-ı Kerim’i birinci sırada zikrettik. Kitab-ı Kerim tıpkı güneş gibi olduğu için tüm kitapların bu tercihimiz önünde saygıyla eğileceğinden şüphemiz yok. Hadi diyelim ki “Seyyidü’n-Nas”(İnsanların efendisi) olan Efendimizin sözlerini de ikinci sıraya koyduk. Tıpkı bir ay gibi olan Efendimize hürmeten diğer kitapların buna da itirazı olacağını sanmıyorum. İyi ama üçüncü sıraya hangi yıldızı koysam diğer tüm yıldızlar itiraz eder. Üzerimde emeği geçen bütün âlimler, güzide müellifler ellerinde kitaplarıyla Mahkeme-i Kübra’da benden davacı olurlar. Birini önce zikretsem diğeri gönül koyar. Birini listeye koysam diğeri kırılır. Bunca yıldız arasında 8-10 tanesini nasıl seçeyim. Hangisinin beni diğerinden daha fazla aydınlattığını nasıl bileyim. Bu tıpkı gökyüzünün o harikulade güzelliğini hülasa etmek gibi bir şey. Oysa ne demiş Valery: “Güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez

 

 

Mahalle Mektebi Dergisi


Bu haber 2362 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası