Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Kültür - Sanat
13-06-2011 / 15:11
Gerçekçiliğin Geri Dönüşü Mü?
Günümüz öyküsünde gerçekçiliğin geri dönüşüne en önemli kanıt, şüphesiz hikâyenin yeniden dönüşü olacaktır.

ELEŞTİRİ TAHTASI

Ahmet Sait Akçay  ahmetsaitakcay@yahoo.com

  Bir hikâye, hatta anlamlı bir hikâye anlatma kaygısıdır bu gerçekçiliğin ipuçları. Bugün bu gerçekçi dilden nasibini almayan bir öykücü bulmak neredeyse güçleşti. 

2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte öyküde bir gevşeklik oluştu. Edebiyatta sıçramaları bazen dönemsel okumak da gerekir, ancak bu şu demek değildir; dönemin baskın havasını soluyan eserler bu yönleri belirler. Edebiyatın geleneği her zaman grafiğin en üstünde bulunan eserlere göre biçimlenir, zayıf eserler popüler ya da ideolojik de olsalar, hiçbir zaman bu çizginin içinde yer alamazlar. Bir metin bir bütünün anlamlı parçası olabilir, ancak dönemin edebiyatını yansıtması için önceki birikimlerden bihaber, pervasız olmaması gerekir. Bu durumdaki eserler sadece yazarın bilincini, toplumsal yapının algılayışını bize gösterir, yani sosyolojik bir değeri vardır.

Mustafa Kutlu’ya Sosyolojik Dikkat

Bu dikkatle bakıldığında Türk edebiyatında, özellikle de günümüzde sevilen, okunan  pekçok eser sosyolojik  değer üretirler, bunun en tipik örneği Mustafa Kutlu örneğidir. Yıllardır gerçekçilik çizgisinden taviz vermeden ilerleyen, hikâyeler kuran Kutlu’nun eserlerinin en anlamlı olduğu saha sosyolojidir yani algısaldır. Bir metnin edebiliği onun biçimsel olana katkısıyla alakalıdır. Yine Fatma Karabıyık’ın Son On Beş Dakika adlı romanı da edebi olarak zayıftır, bugünün romanının aldığı mesafeyi dikkate aldığımızda çok sıradan bir hikâyeye ve dile yenilmiştir. Kaldı ki gündelik dilin hakim olduğu bir edebi eser, sırf bu yüzden bile olsa nakıstır.  Edebiyat gündelik dili kaldırmaz. Karabıyık’ın ilk öykülerindeki edebi dili bu romanda görmek pek mümkün değil.

Öykü gerçekçiliğe yenilmişken, bir yandan bunun ardındaki sebepleri düşününce, 90 Kuşağının romana yönelmesini en temel neden olarak görmek pekala mümkün. Karabıyık, öyküde azbuçuk 90 Kuşağına eklemlenme çabasındayken, yeni romanında Hiçbirşey’in çok gerisinde sıradanlaşan bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor.

Edebiyat en temelde kurmacadır, biçimdir. Bunu ıskaladığınızda sizin edebi dünyanız zayıflaşacaktır, 90’ların sonlarında eleştirmenlerin Yeni Öykü’ye saldırılarına bakınız, eleştirmenler öykücülerin biçimselliklerini anlamaktan son derece uzaktılar ve yaptıkları her yorum aleyhlerine dönmüştür. 

Hüseyin Contürk’ün, yanılmıyorsam, ölmeden önce İstanbul’a son ziyaretiydi, İnan Çetin, Ömer Ayhan, Sema Kaygusuz, Akın Sevinç, Leyla Ruhan Okyay, Rıza Kıraç ve şu an ismini hatırlayamadığım birkaç arkadaşla Leylek Kafe’de oturmuştuk. Contürk’ün o yaşında, herbirimize  yazdıklarımız konusunda değerlendirmelerini içeren mektuplarını da unutmuyorum. O kısa mektuplar adeta bir yol çizelgesi gibiydi. Ben ona Wayne C. Booth’tan bahsetmiştim; o ise “o bizim kuşağın eleştirmeniydi; günümüzün edebiyat eleştirisini sizler bugünün eleştirel yöntemleriyle ortaya çıkaracaksınız” demişti.

 Gerçekten de 90 Kuşağını en iyi anlayan yine bu kuşağın yazarları oldu. Eleştirmenlerin her dönem kendi bakışlarını yenilemeleri, yenilikleri öğrenmeleri gerekmektedir. Gerçekçilik penceresinden bu kuşağa bakanlar, o gün olduğu gibi bugün de bu biçimsel sıçrayıştan bihaber ve uzak kalmışlardır.

Bugün öykü, tıpkı 50 Kuşağının hemen ardından kendine yol arayan ve uzun bir müddet gerçekçilikle boğuşan,  melankolik ve melodramatik öykünün de gerisine düşmüştür.  Sözgelimi  Ethem Baran ve Onur Caymaz, 90 Kuşağının en zayıf öykücüleriyken bugün neredeyse en iyiler sınıfında sunulabiliyor.  Yine sözkonusu gerçekçilikle doğrudan temas etmek yerine durum hikâyesine yaslanan ve belli bir hakikati arayan hikâyeciler de mevcut. Cemal Şakar, Hüseyin Su, Kamil Yeşil bunlardan sadece üçü. Özellikle İslami kesimde böylesi bir hakikat arayışını Sadık Yalsızuçanlar, Nazan Bekiroğlu gibi romancılar da romanlarında açıkça savlıyorlar.  Yalsızuçanlar’ın Vefa Apartmanı  da gerçekçiliğe kurban giden bir roman.  Seneler önce önce yayımlanmış olan Kadir Tanır’ın Şeytan Sarmalı’nın neden hakkettiği ilgiyi görmediği de ortaya çıkmış oluyor.

Gerçekçi olmayan metinler bir zamanlar toplumcu eleştirmeciler tarafından nasıl dışlanmışsa, bugün de aynı biçimde pekala müslüman yazarların ilgisinin dışında kalabiliyor. Tabii bugün eleştirinin nesnesi edebiyat dışındadır, hal böyleyken sağlıklı değerlendirmeler, eleştirel metinler ortaya çıkmıyor.  Yine Mehmet Harmancı’nın da öykülerinde bu hakikat fetişi, hakikat gerçekçiliği biçiminde ortaya çıkmaktadır.  Bütün öyküleri bu hakikiliğin kurbanı olmuştur sanki.  Üstelik bu da gerçekçiliğin dolaylı bir biçimde sunulması değil de nedir. Tartışılması gereken bu yazarların bir durumu ya da enstantaneyi, kıssayı, menkıbeyi “hakikatmış gibi” göstermeleridir. Biraz daha derinden okuma yaptığımızda otoriter bir sesi göreceğiz ki, o yaratılmaya çalışılan harmoninin dinamiklerinin arkasındaki dayatmacılığı sezebiliriz.  Dikkat çekmek istediğim bu nokta, sadece müslüman gerçekçiler için değil gerçekçiliği benimseyen tüm yazarlar için söz konusu olabilecek bir niteleme olarak hafızamıza kazınmalıdır.

 

 

Neo Milliyetçilikler Edebiyat Cemaatleri

 

Eric Hobsbawn, ondokuzuncu yüzyıl öncesindeki mezhepler arasındaki ayrımcılığı proto milliyetçilik olarak anar. Daha sonra ulus bilinciyle birlikte daha teritoryal milliyetçilikler ortaya çıkar. Bugün post milliyeçilik döneminde artık cemaatlerin de birer neo-milliyetçi yapılar olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu cemaatler dini ya da ideolojik yapılar olabilirler. Ancak benim yazımda konu edindiğim başka bir sahada bu tarz milliyetçilik algısının ortaya çıkışıdır.

Edebiyat cemaatleri, 90 öncesinde ideolojik biçimler olarak karşımıza çıkardı, bunun en temel göstergesi dergilerdir. Aradaki akrabalık bazen ideolojik bazen estetik olabilir. Bu cemaatlerin katılıklarının boyutu, bu yapıların nasıl “kapalı bir milliyetçilik” inşa ettiğini de bize gösterir.

90 öncesinde varolan bu dergi cemaatlerine Varlık ve Türk  Edebiyatı dergileri iyi örneklerdir. Ancak her iki dergi de 90’ların ortalarından itibaren belli bir kırılmaya uğratmıştır o sert yapısını.  Bunlara tipik bir örnek olarak Dergah dergisini de ekleyebilirsiniz. 

Etkileşim ve diyalogun kısırlaştırıldığı dar sahalar olarak görebiliriz bu yapıları. Hep bir ötekisi vardır bu tarz dergilerin yine.  Bu tarz edebiyat cemaatçiliğinin kodlarını iyi çözmek gerekir. “Neo milliyetçilik” inşasının edebiyat üzerinden yapılması yadırganabilir belki ancak sosyolojik bir gerçekliği de bize sunuyor bu tip örüntüler.

Türkiye’de çıkan dergilerin çoğu bu “neo milliyetçi yapı”nın birer parçasıdır, ne adına çıkarlarsa çıksınlar. Bugün internet sitelerinde de benzer pekçok katılaşmış yapıya rastlamak mümkün.  Çok karmaşık yapılardır, akademik çalışmaların yapılması gereken grift bir saha bence.

Bu tavrı sadece ideolojiktir diyerek de çözemeyiz. Bu tarz edebi cemaatlerin aslında edebiliğin dışında başka bağlar taşıdıkları da unutulmamalıdır.  Özcülüğü kan bağı, din, mezhep üzerinden tanımlayamayız artık, buradaki özcü arayış, inşa biçimi zihinseldir daha çok. Bir tür bağnazlık biçiminin değerler üzerinden cemaatleşmesidir, açık ifadeyle yeni bir milliyetçilik türüyor.

Kısacası bir işe “biz” diye başladığınızda milliyetçiliğe adım atmak üzeresinizdir.

haftanın iyileri    

Ebubekir Eroğlu, Sesli Harfler, YKY, 2011.

Murathan Mungan, Şairin Romanı, Metis Yayınları, 2011.

Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Metis Yayınları, 2011.


Bu haber 886 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası