Bu adımlar dünyayı ağlattı !
İslam âlimleri peygamberler şehri Urfa`yı gezdi
28 Şubat`ta 4. dalga
Osmanlı`nın Roma modelini örnek alarak oluşturduğu Yeniçeri ocağı Turanî geleneğin dışındadır. İttihatçılardan bu yana süregelen Askeriyenin devlete ve topluma tahakküm etmesi geleneği tarihte dayanağını, belki Yeniçeri ocağında bulabilir. Yeniçeri ocağı ise dediğimiz gibi otantik Türk geleneği değildir.
TAHİR GÜROĞLU
Türkiye gazeteciler için cennet gibi bir ülke. Gündem günden güne değil, sabahtan akşama, akşamdan sabaha değişmekte. Haftalık bir gazetede bu gündemi takip edebilmek ise, herkesin takdir edeceği gibi oldukça zor. Askeri hiyerarşide yaşananlar unutuldu. PKK, sınır ötesi harekât, İran PKK liderlerinden Murat Karayılan’ı aldı mı? Almadı mı? Bu konuda bir pazarlık yaşandı mı? Şike ve Türk futbolu ve F.Bahçe ne olacak? vs ile ordu ile ilgili gündem çoktan eskimiş olsa da bu konuda bir iki söz daha söyleyelim.
Birkaç hafta önce köşe yazarlarında bu konuda sanki bir zafer kazanılmış gibi söylenenler çok anlamlı değildi. Neticede ülkede iki ordu yoktur ki, biri diğeri üzerine zafer kazanmış olsun. Türkiye’de rejimin esastan değiştiğini düşünenler ise, umarız yanılmıyor olsunlar. Önümüzdeki beş on sene içinde Türkiye’de taşların yerine oturması belki mümkün, şimdi konuşmak için ise erken, oldukça erken.
Herkesin ve belki de herkesten ziyade cihet-i askeriyenin, kabullenmesi gereken husus şudur: ordu’nun bir asırdır, İttihat Terakki’den bu yana süregelen toplumu modernleştirme fonksiyonu ve misyonu sona ermiştir. Şu an Türkiye olabildiği kadarı ile moderndir. Artık ordu’nun en azından bu bağlamda bir vesayetine ihtiyaç hissetmemektedir. Uluslararası toplumda buna paralel düşündüğü için, ordu’nun bir darbe yapma, yapsa da bunun kalıcı olma imkânı zayıftır. Bizatihi cihet-i askeriye vizyonunu yenilemek için misyonunu da yenilemelidir.
Ancak şunu da söylemek gerekir ki, Türkiye’de darbeler ve askeri vesayet, ordu-millet, ordu-devlet tezleri ile meşrulaştırılmaya, tarihî ve mantıkî arka-plan oluşturulmaya çalışılmıştır. Esasen Türk devletlerinin ordu-devlet olduğu tezi “üretilmiş bir tezdir” ve tarihî hakikatlerle de pek bağdaşmamaktadır. Türk devlet geleneğinde ordunun devlet ve toplum üzerinde vesayeti gibi bir şey söz konusu değildir. Geçerken değinmek gerekir ki, Orta-Asya Turanî kavimlerinin kurduğu devletlerin, modern devlet organizasyonu ile benzerliği çok azdır. Daha doğrusu göçebe Türklerin kurduğu bu organizasyonlar ile eşzamanlı olarak var olan yerleşik toplumların —örneğin Çinlilerin, İranlıların, Hinduların— devlet organizasyonlarına da pek benzememektedir. Turanî kavimlerin bugünün tarih yazıcılığının devlet olarak adlandırdığı örgütlenmeleri, büyük ölçüde boyların, kabilelerin bir araya gelerek oluşturduğu federasyon diyebileceğimiz örgütlenmelerdir. Başta da bir başbuğ, kağan, han, hakan olur. Nasıl ki devlete dair Selçuklar İranlılardan, Osmanlı hem İran hem de Bizans’tan çok şey öğrendi ise, Orta-Asya Türk toplulukları da benzer şekilde Çin’den etkilenir. Dediğimiz gibi, bütün Türk devletlerinde de durum aynıdır; devlet kurumlarının üzerin de ya padişah-sultan ya da hakan veya başbuğ vardır. Orta-Asya Türk devletleri de dâhil, Selçuklularda ve Osmanlılarda ordunun devlet ve toplum üzerinde rüçhan hakkından bahsetmek tarihî hakikatlerle bağdaşmaz. Göçebe Turanî kavimlerde ordu ile topluluğun ayrışmadığı görülür. Çünkü topluluğun dışında ve üzerinde —ona tahakküm edebilecek— bir ordu örgütlenmesi görülmez. Osmanlı’nın Roma modelini örnek alarak oluşturduğu Yeniçeri ocağı ise izaha çalıştığımız Turanî geleneğin dışındadır. Akıncı ve Sipahi ocakları ise eski geleneğin devamı idi. Önemle vurgulanması gereken iki husus şudur: 1-) Akıncıların bitişi esasen Osmanlı’nın dinamizminin bitişidir. 2-) İttihatçılardan bu yana süregelen Askeriyenin devlete ve topluma tahakküm etmesi geleneği tarihte dayanağını, belki Yeniçeri ocağında bulabilir. Yeniçeri ocağı ise dediğimiz gibi otantik Türk geleneği değildir.
Bu yeni tipte ve çarpıtılmış şekilde, ordu-devlet ve de ordu-millet anlayışının oluşmasında, Alman Goltz Paşa’nın (Colmar von der Goltz) asker-millet düşüncesini İttihatçılara benimsetmesinin de mühim rolü vardır. Das Volk in Wajfen (Asker-Millet) adıyla kaleme alınan eser, İttihatçıların belki de en fazla etkilendiği eser olur. Bu eser 1884 tarihinde Millet-i Müsellaha adıyla Türkçeye çevrilmiştir.
ORDU’NUN ROLÜ VE SİYASİ SİSTEM
Siyasi sisteme dair tartışmalar, askeri vesayet, başkanlık sistemi, senato lüzumu, MGK gibi devlet kurullarının devlet içindeki yeri ve işlevi, bugüne ait tartışmalar değildir, hepsinin belli derecelerde evveliyatı vardır. Bunun için yakın tarihte bu meseleye değinenlere (Celal Bayar, Halide Edip Adıvar vb.) müracaat edilebilir. Tek parti dönemi ve çok partili dönem mukayese edilebilir. Ayrıca yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Osmanlı bakiyesi olduğumuzdan hareketle, Osmanlı’da devletin bütün kurumlarının üzerinde Padişah-Halife var olduğu göz ardı edilmemelidir. Daha önceki Türk devletlerinde de durum aynıdır; bütün devlet kurumlarının üzerin de hakan veya başbuğ vardır. Cumhuriyetin başında Mustafa Kemal Atatürk’ün güçlü cumhurbaşkanlığı ve “tek adamlığı” bunun devamı gibidir. Esasen Mareşal Fevzi Çakmak’ın Mustafa Kemal’e “Başbuğum” şeklinde hitap etmesi de bu geleneğin tezahürü, devamı olarak görülebilir. Atatürk’ün Cumhuriyet sonrası askerlikten istifası ve siyasete devam edecek askerlere de istifa şartı getirmesi, Mutafa Kemal’in orduyu politika dışında tutma siyaseti olarak değerlendirilir. Bu doğru olmakla birlikte burada Mustafa Kemal Atatürk’ün bu hareketi ile ordunun ve sivil siyaset kurumlarının üzerinde –sanki başkanlık sistemindeki başkanın pozisyonuna benzer– bir pozisyon kazandığı söylenebilir. Ancak sonrasında, özellikle de çok partili siyasi hayatta, halkoyu ile seçilmemiş ve sorumsuz bir cumhurbaşkanı ile seçilmiş başbakan, sanki bir iki başlılığı ortaya koyar gibi görünür. Oysa Cumhuriyetin ilk anayasası, birinci meclis, yani yerel kongrelerin delegelerinden oluşan ve millet iradesini hakikaten tecessüm ettiren meclis tarafından yazıldı. Gerçi daha sonra Milli Mücadele’nin önderi Mustafa Kemal karizmatik, otoriter bir “şefe”, rejim de tek parti rejimine dönüşmüşse de, anayasanın millet egemenliği ve bu egemenliğin yalnız ve ancak TBMM tarafından kullanılabileceği hususları değişmemiştir. 27 Mayıs Anayasası ile ihdas olunan atanmış kurulların (Anayasa Mahkemesi, MGK vb.) vesayet rejimi de bu tabloya eklenince, milli iradenin hükmünün yürümesine mani bir sistemin geliştiği açıkça görülmektedir. Bugün artık cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecektir. Ancak parlamenter sistemde seçilmiş cumhurbaşkanı nasıl olacaktır? Bu da ayrı bir meseledir.
TELMİH: Türkiye Cumhuriyeti değişiyorsa çok şeyin değişmesi lüzumu açıktır. Fenerbahçe spor kulübüne yapılan müdahale, işin sportif ve ahlaki yönü bir yana, bu şekilde anlaşılabilir. Federasyon başkanı M. Ali Aydınlar ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görüşmesinden sonra UEFA’nın F.Bahçe’nin şampiyonlar liginden men edilmesini istemesi, çok şeyi açıklıyor gibi değil midir?