Site içi arama :
Haftanın Anketi
Haber-Analiz
27-09-2011 / 10:28
Rüştü Zorlu`dan bugüne Kürt sorunu
Bugün Kürt sorunu ve PKK sorunu, Türkiye`yi karanlık bir anaforun merkezine anlaşılmaz bir şekilde çekmektedir. Bu anaforun dışına çıkılamaması, Türkiye Cumhuriyeti`nin 100. yılını görme şansını dahi zora sokar.

CELAL TAHİR  

 

 

Ahmet Emin Yalman’ın Vatan Gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği de yapmış gazeteci Kemal  Bağlum’un hatıratında şu çarpıcı ifadeler mevcuttur. “Sovyetlerin Boğazlarda üs, Kars ve Ardahan`ı Türkiye` den istemeleri olayı 1945`te gündeme gelince, zamanın CHP Hükümeti, batı ile özellikle Amerika ile yakın ilişkiler içine girmişti. Bu politika 1947`de Marshall daha sonra Truman doktrinleri ile Türk Amerikan ilişkilerinde büyük bir aşama görmüştü. Daha sonra Türkiye`nin NATO`ya girmesini müteakip Amerikalılara yargı bağışıklığı sağlamak suretiyle, Türkiye Amerika`ya Osmanlı döneminin kapitülasyonlarını hatırlatan bir ödün vermişti.

 

ZORLU’NUN ÖĞRENDİĞİ PLAN

 

Özellikle 1958`in ortalarına doğru ABD, Türkiye`ye karşı yeni bir plan hazırlamıştı. Buna göre Türkiye`yi emirlerine uyan bir uydusu gibi gördüğünden, yeni izlenecek siyasette Türkiye, Amerika`nın çıkarları oranında desteklenecekti. Türkiye tarafından Amerika`nın başım ağrıtacak veya çıkarlarına aykırı düşecek davranışlarda bulunulursa Türkiye desteklenmeyecek veya çeşitli alternatiflerle Türkiye için sorunlar yaratılabilecekti. Bunlar arasında Ermeni ve Kürt sorunları hazırlanan yeni planda yerini almıştı. Amerika`nın gizli olarak hazırladığı yeni planı ilk öğrenen zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu olmuştu. Zorlu, Başbakan Menderes`e mümkün olduğunca Amerika`nın uydusu durumundan kurtulmamızı önermeye başlamıştı. Ancak Adnan Menderes geçmiş yıllardaki deneyimleri de göz önüne alarak, Zorlu`nun önerilerine, «Dur bakalım zaman ne gösterecek» diye karşılık veriyordu.

 

Dışişleri Bakam Fatin Rüştü Zorlu 1959 sonlarına doğru Amerika`dan 20 milyon dolarlık ek bir yardım istemi için Washington`a gelmişti. Kendisi ile çeşitli iç ve dış politikadan söz ediyorduk. Zorlu, Amerika`nın Türkiye`ye, karşı takındığı yeni durumdan söz ederken bana şunları söylemişti: «Bizim en büyük hatamız kayıtsız şartsız Amerika`ya tabi olmamız. Böyle bir politika sonsuza kadar devam edemez. Türkiye sırtını Amerika`ya dayamakla hiçbir sonuca varamaz. Aksine kendimizden çok şey veririz, yine de onları memnun edemeyiz. Eğer Türkiye uluslararası platformlarda haklı olduğu bir davada Amerika`ya rağmen, aksine bir görüş ortaya koyabilse, saygınlığımız daha da artar. Böyle bir politikayı uygulayan devletler her zaman öteki devletler nezdinde sözü dinlenen ve dikkate alman devlet durumuna gelmiştir. Türkiye NATO ve Amerika`nın yanı sıra Üçüncü Dünya Ülkeleri ve Sovyetler ile belli ölçüde ve Türkiye`nin çıkarları doğrultusunda yeni bir politika izlemek zorundadır. Bunu yaparken çok dikkatli hareket etmek lazımdır. Ölçüyü kaçırdığımızda saygınlığımızı yitirebiliriz.» Fatin Rüştü Zorlu`nun bu açıklaması üzerine kendisine, «Beyefendi bu düşünce ve planlarınızı niçin Başbakan Adnan Menderes`e açmıyorsunuz?» diye sordum.

«Bir yıldan beri Adnan Beye bunu telkin ediyorum. Sovyetler ve Üçüncü Dünya Ülkeleri ile ilişki kurulmasını gündeme getiriyorum. Bu ilişkilerin normal düzeyde yürütülmesinden dolayı Türkiye`nin çıkarlarının büyük olacağım Birleşmiş Milletlerde taraftar toplayabileceğimizi söylüyorum.

Adnan Bey bu ısrarlarım karşısında Sovyetlerle ekonomik alanda işbirliği yapılmasını ve Üçüncü Dünya Ülkelerinin lideri durumunda bulunan ülkelerle ilişki kurulmasını kabul etti. Ben de Başbakan Adnan Menderes’in Moskova`yı resmen ziyaret etmesi için gerekli girişimlerde bulundum. Bu girişimlerin özellikle Amerika`yı rahatsız ettiğini» de biliyorum. Tahminime göre 1960 ortalarına doğru Adnan Menderes Moskova`ya gidecek.» ( Kemal Bağlum, Anıpolitik, Sf. 228-229 )

          Kemal Bağlum’un hatıratında naklettikleri ne derece doğrudur? Ve ne derece itibar edilir? Ayrı mesele... Bunu meseleyi doğrudan bilenlerin aydınlığa kavuşturması gerekir. Ancak karineler bunun doğru olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylemektedir. Adnan Menderes ve DP hükümetinin Sovyet Rusya ile yakınlaşma siyaseti,  27 Mayıs darbesinin sebepleri arasındadır.   

               Darbe sonrası kurulan ibretlik Yassıada mahkemelerinde, devrilen DP iktidarının yargılama süreci gerçekleşti. Sanıklar aleyhine üç ceza, dokuz yolsuzluk ve yedi anayasayı ihlal davası açılır. 123 kişi beraat eder. 31 kişi ömür boyu hapse mahkûm edilir. 418 hafif ceza, 15 idam cezası verilir. İdam cezası verilenlerden, Menderes, Zorlu ve Polatkan 16-17 Eylül 1961 tarihlerinde idam edilir. Birçok kişiye göre idamları son anda İsmet İnönü engellemek ister. Fakat Talat Aydemir liderliğindeki “Silahlı Kuvvetler Birliği” isimli ikinci bir cunta baskı yaparak, idamları onaylattırır ve infaz ettirir. Ancak Talat Aydemir’in sonra giriştiği cunta faaliyetleri ve darbe teşebbüsleri akim kalır. Neticede İsmet Paşa tarafından asılır. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, Talat Aydemir ve Silahlı Kuvvetler Birliği cuntası birileri tarafından kullanılmış mıdır? Sorusunu akla getirmektedir. Acaba İsmet İnönü ve birtakım başka güçler “bakın görüyorsunuz elimizden bir şey gelmiyor” diyebilmek için Talat Aydemir ve Silahlı Kuvvetler Birliği cuntasına bir süre için göz yummuşlarmıdır? Bir bakılması gerekir.  

DÜNDEN BUGÜNE KÜRT SORUNU

 

         Nihayetinde 60’lı yıllarda genel toplumsal hareketlilik ile beraber Kürt hareketi de gelişmeye başlar. Yetmişli yıllardan itibaren Türkiye Ermeni terör örgütü ASALA’nın eylemleriyle karşılaştı. 70’li yılların sonlarına doğru kurulan PKK 1984 yılında silahlı mücadeleye (ya da terör eylemlerine) başladı. 1993 yılında merhum Turgut Özal PKK ve Kürt meselesini çözmeye teşebbüs etmişken şaibeli bir şekilde öldü. Zaten Özal’ın ölümünden önce Özal’ın kurduğu/kurmaya çalıştığı dengeler birer birer ortadan kaldırılıyordu. Vezir Düşüyor (Adnan Kahveci) Kaleler ( Muhittin Fisunoğlu, Eşref Bitlis) Oyun dışı kalıyordu. 1993’teki olaylara baktığımızda özellikle Kürt meselesi ağır basmaktadır. O dönemde Türkiye tarihin en sert çatışma dönemlerinin henüz başındaydı ve sorun henüz kangrenleşmemişti. Bu nedenle de silahsız bir çözümü hayata geçirmek bunun için toplumu hazırlamak daha kolaydı. Nitekim söz konusu olaydaki kilit isimlere baktığımızda Kürt sorununda demokratik çözüm için inisiyatif almış kişilerdi. Tamamı şüpheli şekilde ölen bu kişiler iç ve dış karanlık güçler tarafından ortadan kaldırılmakta gibiydi. Sivas Madımak katliamı, Erzincan Başbağlar Katliamı –belki de bir açıdan-  Kürt sorununda insiyatif alanların şüpheli ölümlerine karşı bir cevap niteliğinde gibiydi. Yani 1993’te belki de bir askeri darbe şarlarında bile kolaylıkla yapılamayacak işler yapıldı, olaylar yaşandı. 

        Ve bugün Kürt sorunu ve PKK sorunu, Türkiye’yi karanlık bir anaforun merkezine anlaşılmaz bir şekilde çekmektedir. Bu anaforun dışına çıkılamaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını (2023) görme şansını dahi zora sokar. Siyasi, İslami, İnsani, Vicdani açıdan vazife, herkesin ama en fazla AK-Parti ve Sayın R. Tayyip Erdoğan’ındır.   

 

 TELMİH: Son günlerde yaşanan olaylar içinde en dikkat çekici olan Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne dair, Almanya’dan yaptığı açıklamadır. Cumhurbaşkanı Gül sözcükleri değil harfleri tartarak konuşan bir kişidir. Dolayısıyla gelişmeleri hep beraber göreceğiz.

      

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu haber 419 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Özgün Duruş Yazarları
Bugünkü Gazete Manşetleri
Link Bankası