Site içi arama :
Haftanın Anketi
Haber-Analiz
04-10-2011 / 12:47
İsrail sorunundan `Filistin sorununa`
“Filistin Sorunu” bir şekilde – belki de yakında- çözümlenebilir. Ama Yahudiler vaat edilmiş topraklar hedefinden vazgeçip, Müslüman Hıristiyan tüm diğer unsurlar ile birlikte varolmayı benimsemediği sürece, İsrail sorunu varolmaya devam eder.

CELAL TAHİR

Siyonizmin siyasi bir aksiyona dönüşmesi ile Filistin sorunu ortaya çıkar. Esasen başlangıçta kimse bir “Filistin sorunundan”  söz etmemektedir. Sorun, Yahudilerin bir yurt edinmesi sorunu yani “Yahudi sorunu “ idi. Filistin’den önce Yahudi devletinin Arjantin’de Uganda’da kurulması da düşünülür. Ancak sonunda, Israiloğullarının kutsal ideali, eski yurda dönme hülyası üzerinde yoğunlaşılır. 

      Theodore Herzl’in girişimleriyle İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Siyonist Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda Siyonistler harekete geçerler. Herzl’den önce, Portekiz kökenli bir Yahudi olan Mordehay Manuel Noah 1850’li yıllarda yazdığı bir kitapta Yahudilerin Filistin’de toplanması fikrini ortaya atar. Fransız Devrimi ile Avrupa’da diğer unsurlarla birlikte hür ve eşit yurttaşlar haline gelen Yahudiler, önce içinde yaşadıkları ülkelere intibak etmek isterler. Ancak çeşitli denemeler bunun mümkün olamayacağını kendilerine gösterir. Özellikle Fransa’daki Dreyfus Davası, Yahudilerde ve Theodore Herzl’de Sion’a dönüş ülküsünün canlanmasına yol açar. Basel Kongresi’nde hükümetler nezdinde teşebbüslerde bulunmak karar altına alınır. Sonrasında II Abdülhamid ile görüşen Herzl, çeşitli vaadlerle Filistin’den Yahudiler için yer almak için uğraşır. Sultan Abdülhamid, sorunu Filistin sorunu şeklinde düşünmemiştir. Halife Abdülhamid sıfatına uygun davranır. Sorun bütün Müslümanların ve de bölgedeki herkesin sorunudur. Ve de bölgede kurulması muhtemel bir Yahudi devleti, bölgenin, giderek dünyanın sorunu olacaktır.

           I. Dünya- paylaşım Savaşı’nın sonuna doğru Siyonistler sonuca yaklaşır. 2 Kasım 1917’de, Arthur J. Balfour tarafından, Leonel Rothschild’e sunulan kişiye özel mektup, tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçer. Balfour Deklarasyonu İngiltere’nin Yahudilere İsrail Devleti’nin kuruluşu doğrultusunda verdiği teminat olarak da görülebilir. Leonel Rothschild ve Rothschildler sanki Yahudilerin ve İsrail Devleti’nin hamisi gibidir. Bu gelişme ile İsrail’in kuruluşu doğrultusunda önemli bir mesafe alınır. Sonrasında II Abdülhamid ile görüşen Herzl, çeşitli vaadlerle Filistin’den Yahudiler için yer almak için uğraşır. Sultan Abdülhamid, sorunu Filistin sorunu şeklinde düşünmemiştir. Halife Abdülhamid sıfatına uygun davranır. Sorun bütün Müslümanların ve de bölgedeki herkesin sorunudur. Ve de bölgede kurulması muhtemel bir Yahudi devleti, bölgenin, giderek dünyanın sorunu olacaktır.

      Cumhuriyetle birlikte biz Araplar ile aramıza mesafe koyduğumuzdan, sorun İsrail ile Müslümanlar arasında bir sorun olmaktan çıkmış Arap-İsrail sorununa dönüşmüştür-indirgenmiştir? 1950-60 arası DP ve Menderes, İsrail ile dengeli bir ilişki sürdürmektedir. Süveyş Kanalı sorunu sebebi ile Menderes’in İsrail büyükelçisini geri çağırmasını, Bülent Ecevit 28 Kasım 1956 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Türk elçisi niçin geri çağrıldı?” başlıklı yazısında eleştirir.  

         YAHUDİ-İSRAİL SORUNU, NASIL “FİLİSTİN SORUNUNA” DÖNÜŞTÜ?

Sorunun Arap-İsrail sorunundan Filistin sorununa dönüşmesi-indirgenmesi süreci ise, genel çizgileriyle şu şekildedir: 1967’deki Altı Gün Savaşları, Arapların açık yenilgisi ile sonuçlanır. Sonra 1971’de Filistinliler için kara olan Eylül’de Kral Hüseyin katliamına ve sürgününe maruz kalan FKÖ’nün, sorunu artık zaruri olarak Filistin sorunu şeklinde telakki etmesine zemin teşkil eder. Çünkü zorunlu sürgün olan Kara Eylül’de Altı Gün Savaşları’nda olduğu gibi Ürdün Kralı Hüseyin’in ikili oynaması hatta ihaneti vardır. Malum olduğu üzre Kara Eylül Filistinlilerin cebri sürgünüdür. Sürgün, Filistinlilerin önemli bir bölümü ölür. Kral Hüseyin, ABD Başkanı Nixon, Kissinger ve İngilizler ile çok yönlü ilişkiler içindedir. Arap devletlerinin tavrı ile Filistinli Araplar yalnız kalır. Filistinliler kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği düşüncesiyle kendi direniş örgütlenmelerini oluşturma gereği duyarlar. Bu amaçla, direnişi merkezileştirmek ve konuyu uluslararası kamuoyuna taşımak amacı ile, FKÖ oluşturulur. Bu teşkilat bir yandan diplomatik-politik olarak mücadele verirken diğer yandan da silahlı direnişi organize eder.

 

     Sorunun İsrail-Filistin ve giderek de Filistin sorunu şeklinde telakki olunması çağımızın en bariz ve en ciddi zihin operasyonu-manipilasyonu örneklerindendir. Açık ve kati bir şekilde ifade etmek gerekir ki ortada bir Filistin-İsrail sorunu, hele ki Filistin sorunu yoktur. Sorunun bu şekilde ifade edilmesi tarihi ve mantıki olarak yanlıştır. Üzerinde durulmadığında basit ve önemsiz görülecek bu ifade tarzı sanılanın üstünde ve ötesinde bir öneme sahiptir. Esasen ortada Filistinliler diye bir millet de yoktur. En fazla Filistinli Araplar tabiri doğru olabilir. Bölgeye Filistin adını verenler tarih öncesi çağlarda Grek kıyılarından doğu Akdeniz’e inerek demir çağının son bulmasına neden olan deniz kavimlerinden Filistililer olduğu sanılmaktadır. Ancak bu Filistililer ile bugünkü Filistinli Araplar arasında bir devamlılık ilişkisi ve bu bağlamda organik bir bağ da yoktur.

Peki, sorun niçin Filistin sorunu şeklinde kavranılmakta ve ifade edilmektedir?

 İlk olarak, Yahudiler binlerce yıl önce Hz. Musa a.s.’ın öncülüğünde nasıl Filistin’e yerleşmişse binlerce yıl sonra yeniden “vaat edilmiş” topraklara bu günkü Filistin’e dönmüşlerdir. Çünkü bu Yahudilerin “ kutsal idealidir”.

İkinci sebep; Milliyetçilik-ulusçuluk cereyanına ve ulus-devlet mantığına uygun olarak Filistinliler diye bir ulus inşa-icad edilmiş olmasıdır. Benedict Anderson’un ‘hayali cemaatlerde etraflıca anlattığı süreç burada da yaşanmaktadır. Oysa Filistinliler diye ayrı bir ulustan değil,  belki Filistinli Araplardan söz etmek makuldür.   

Üçüncü ve en önemli sebep, siyasi stratejidir, cephenin daraltılmasıdır. Müslümanlar ile Yahudiler arası sorundan Arap İsrail sorununa oradan da İsrail Filistin sorununa doğru indirgenen bir seyir vardır. Sorun sıradan bir ifade sorunu değildir. Bir zihin manipülasyonunun dışına çıkıp-çıkamama sorunudur. Kaldı ki her türden ifade sorunu, bir zihin karışıklığının yansımasıdır. İnsan ile eşya ve hayat arasındaki irtibatın zayıflaması ve kavram ile varlık arasındaki mesafenin açılması, -bu ikisi birbirini besler ve hatta denilebilirki bu ikisi bir ve aynı şeydir-   çağımızda yaşanan ifade sorunu ve kavram kargaşasının sebebidir. Bu metafizik prensibin zahiri-görünür tezahürleri ise,  kelimelerin ve kavramların rastgele kullanılması ve nihayet toplumsal kargaşadır.  

     Buradan hareketle dünyanın, özellikle de Müslümanların Filistin sorunu diye bir sorun tanımaması, ortada İsrail’in yarattığı bir insanlık sorunu olduğunu kavramaları ve sorunu bu şekilde ortaya koyması, tarihi ve aktüel açıdan bir zorunluluktur. Çünkü “Filistin Sorunu” bir şekilde – belki de yakında- çözümlenebilir.  Ama Yahudiler vaat edilmiş topraklar hedefinden vazgeçip, Müslüman Hıristiyan tüm diğer unsurlar ile birlikte varolmayı benimsemediği sürece, İsrail sorunu varolmaya devam eder.  

TELMİH: Hırant Dink ve Üzeyir Garih cinayetleri. Muhsin Yazıcıoğlu’nun kuşkulu ölümü. Üçüde AK-Parti hükümetleri zamanında. Aydınlatılmaları bir şeylerin başlangıcı olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu haber 315 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Özgün Duruş Yazarları
Bugünkü Gazete Manşetleri
Link Bankası