Site içi arama :
Gündem Üstü
Haftanın Anketi
Dünya
17-07-2010 / 15:35
Süreyya`nın kanıyla İslam’ı lekelemek!
Kocası tarafından iftiraya uğrayıp recm edilen Süreyya’nın hikâyesinin anlatıldığı “Süreyya’yı Taşlamak” filmi de aynen “İsa’nın Çilesi” gibi bütün mesajını, şiddet pornografisinde dibe vurarak vermeye ve o mesaj yoluyla çok keskin genellemelere varmaya çalışıyor.

Enver Gülşen / Özgün Duruş Gazetesi

Cyrus Nowrasteh adlı bir yönetmenin “Süreyya’yı Taşlamak” adlı filmi, İran’da devrimden hemen sonra yaşandığı iddia edilen bir olayı odağına alıyor. Kocası tarafından iftiraya uğrayıp recm edilen Süreyya’nın hikâyesi, birkaç açıdan değerlendirmeye değer.

Filmin “Passion of Christ - İsa’nın Çilesi” filminin yapımcısı tarafından finanse edildiğini öğrenmek şaşırtıcı olmadı benim için. Zira “Süreyya’yı Taşlamak” filmi de aynen “İsa’nın Çilesi” gibi bütün mesajını, şiddet pornografisinde dibe vurarak vermeye ve o mesaj yoluyla çok keskin genellemelere varmaya çalışıyor.

Süreyya, kocası tarafından zina yaptığı iftirasına uğrar. Köyün “mollası” ile Süreyya’nın kocası olan Ali’nin Şah dönemi sonundan kalma gizli bir ilişkileri vardır. Molla aslında eski bir suçludur ve devrimle birlikte dışarı çıkmıştır. Molla ile Ali, tehdit ve şantajla iki yalancı şahit tutarak Süreyya’nın taşlanarak öldürülmesine yol açarlar.

Filmin konusu basitçe bu şekilde özetlenebilir. Ancak filmin mesajını kurmaya çalıştığı düzlem, bu hikâyenin çok ötesine yayılıyor. Filmin, kendisini üzerine konumlandırdığı recm olayına kısaca göz atmak gerekiyor.

 

GÜNAH, SUÇ VE CEZA

Recm konusunu ele almadan önce, dini açıdan günah ile suç kavramı arasındaki ilişki gözden geçirilmelidir. Bir eylemin günah olması, o eylemle ilgili suç tanımının ve cezanın mahiyetiyle ilgili ne tür şeyler söyler bizlere? Dinin Allah’ı bilmek amacı, o “bilmek” eyleminin doğurduğu uhrevi nefesin dünyaya da üflenmesi gereğini doğurur. Bu gereklilik, insan ve toplumun, adalet, hakkaniyet, merhamet gibi erdemlerle hareket etmesi sonucunu doğurmalıdır. Günah kavramı, uhrevi nefesi kirleten eylemlerle ilgili dünyevi olana yönelik bir tanımlamadır. Allah’ın insanlarda görmekten hoşlanmadığı eylemleri tanımlar.

Günah ile suçun ve her ikisiyle cezanın ilişkisi dinamik bir ilişkidir. Amaç, günah olan eylemlerin azaltılmasıdır; her önüne gelene olabilecek en ağır cezaları vermek değil! İslam dini özelinde mesela bir hırsızlık günahını ele alalım. Hırsızlık çok katmanlı bir günahtır. Birinci katmanı hırsızlık yapanla ilgili boyutu temsil eder. Hırsızlık yapan kişi, eğer Müslüman ise bunun Allah nezdinde çok büyük bir günah olduğunu bilir ve yaptığı eylemden pişman olarak mümkün olduğunca tövbe etmeye çalışır. Hırsızlık günahının ikinci boyutu, toplumsal adaletin tesisiyle ilgili kusurlardır. Eğer bir toplum ve o toplumun yöneticileri, toplumsal adaleti ve hakkaniyeti tesis edemezlerse, bu durumun doğal olarak hırsızlık günahına zemin hazırlayacağı düşünülebilir. Üçüncü boyut ise hırsızlık eylemiyle kendisi zarar gören şahıs ya da şahıslardır. Dolayısıyla hırsızlık eylemi ekseninde günah, suç ve ceza ilişkisi son derece dinamik bir ilişkiye sahiptir. Bu ilişki, İslam dini özelinde ahkâm ile irfan arasında bağın hiçbir zaman kopmaması gerektiği sonucunu doğurur. Ahkâm ile irfan arasındaki bağlar kopunca, amaçlar ortadan kaybolur ve araçların kendisi bizatihi amaç haline dönüşür.

 

AHKÂM İLE İRFAN İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA RECM

Öncelikle recm cezasının Kur’an kaynaklı bir ceza olmadığını ve zina ile ilgili hüküm bildiren ayetler geldikten sonra Hz. Peygamber tarafından hiç uygulanmadığını belirtmek gerekiyor. Ancak zina günahı ile ilgili bir bakış denemesi, recme de nasıl bakılması gerektiğiyle ilgili bir fikir verebilir. Zina, Kur’an’ı Kerim’de en büyük günahlardan birisi olarak yer alır. Bu günahın, bir suç olarak tespiti ve bu suça isnatla cezalandırılması için Kur’an dört adil şahidin varlığını şart koşar. Ve yalancı şahitliğin hem Allah huzurunda, hem de dünyevi olarak cezası büyüktür. Üstelik zina günahının şahadeti dört adil şahitle de bitmez. Adeta kılıcın kınına girişi gibi açıkça görmek gerekir şahitlik yapmak için. Hz. Peygamber’in suçunu itiraf etmek için gelen bir kadını birkaç defa “tövbe et ve evine git” diyerek geri gönderdiği bilinir. Son tahlilde bu konuda anlamamız gereken birinci husus şudur: İslam’ın amacı, insanları kesmek, öldürmek, taşlamak değil; toplumsal yapıda çürümeye yol açacak günahların azalmasını sağlamaktır.

Bir eylemin günah olmasının, her şeyden önce kendisini Müslüman diye tanımlayan insanlar üzerinde caydırıcı bir etkisi olduğu muhakkaktır. Ve aslında bir Müslüman için önemli olan şey de budur. Bu günahın, günahı işleyen kişiye suç isnat edecek derecede “araştırılması” İslam ahlakında bir başka günahın ortaya çıkması demektir. O da, insanların özel hayatına, gıybet yapacak, dedikodu üretecek şekilde haksız şekilde girilmesidir. Kur’an, özel hayatı “birbirinizin gizli fiillerini/gizliliklerini araştırmayın” diyerek açık bir şekilde müdahalelerden korumuştur.

Dolayısıyla, hırsızlık günahında olduğu gibi zina günahında da önümüze günahın katmanları çıkıyor. Günahı işlediği iddia edilen şahsın Allah ile arasındaki ilişki ve bu ilişkideki pişmanlık ve tövbe boyutu… Günaha şahit olduğunu iddia eden kişilerin Allah ile ilişkileri ve bu ilişkilerdeki “adil şahitler olun” hükmü… Toplumsal olarak zinaya yol açacak bütün kurgulamalara zemin hazırlayan toplum ve yöneticiler sorunu… Özel hayata müdahaleyi mümkün hale getirecek bir tecavüz sorunu… Bütün bunlar arasındaki dengeyi kuracak ve ahkâm ile irfan ve ihsan arasında köprüleri tesis edecek uygulamalar, bu aşamada, cezanın kendisini ve suç işleyeni değil; günahın kendisini hedef seçer. Ve her şeyden önce bu, günahla kendisi arasında uzaklık yaratmaya çaba sarf eden insanlar gerektirir: “İlk taşı günahsız olan atsın!”

 

SÜREYYA’NIN TRAJEDİSİ VE FİLM ÜZERİNE

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız çok katmanlı değerlendirmenin bütünüyle yok sayıldığı bir durumdur filmde gördüğümüz. En sert fıkıh kurallarıyla bile mümkün olamayacak bir cezalandırma biçimiyle karşı karşıyadır Süreyya. Ortada dört adil şahit yoktur. Karısını boşayıp, bir başka kadınla evlenmek istediği ve karısını bu evliliğe engel gördüğü için toplumun gözü önünde ona kötü davranmaya devam eden, suçlamalarında elinde hiçbir delil olmayan bir koca… Süreyya’yı yanında çalıştıran ve “kendisiyle” zina yaptığını söylemeye tehditle zorlanan bir adam… Ve onun aklı baliğ olmamış çocuğu… “Adil yöneticiler olun” hükmünü iki adi adamın etkilemesiyle bütünüyle unutan bir muhtar… Üstelik zinanın öteki tarafında olduğunu “itiraf etmiş” adam hiçbir ceza almazken, kadın recm ediliyor. Evet, propaganda filmleri böyle kurgulanır; hele ki “İslam’da kadının ve insanın hiç değeri yoktur” mesajı vermek istiyorsanız tam da yapmanız gereken budur.

Filmde olaylar, bizim ülkemizde çok sayıda örneği olan “vurun kahpeye” kurguları ile çok benzer şekilde gelişir. Molla, şehvet düşkünü adi adamın tekidir! Köy en ufak bir kışkırtmada hiç sorgulamadan suça ikna olmuştur! Annesini taşlayacak kadar “canileşmiş” çocuklar, kızını taşlayacak kadar gözyaşını yitirmiş babalar ortaya çıkmıştır bu ortamda! Görünen o ki, basit bir entrikaya kurban giden Süreyya’nın hikâyesiyle, yönetmen ve yapımcıların bize söylemek istedikleri nedir peki?

Batı’da, özellikle İran veya başka “Müslüman” ülkelerle yaşanan kriz dönemlerinde böyle filmler ortaya çıktığı bilinmeyen bir şey değil. Bu film de o kriz dönemi propagandalarından farklı bir film değil aslında. Bu yargımız, bu olayın gerçekten olmadığını söylemek ya da hiçbir zaman olmayacağını iddia etmek anlamına gelmiyor. İnsan denen varlık, dinle, ideolojilerle ilişkisini kendi çıkarları üzerine kurduğu sürece her zaman olabilecek zulümlerdir bunlar. Bu, Kur’an’ın irfanı, ihsanı ile arasına perdeler örmüş ve kendi küçücük hücresindeki gölgeleri hakikat zanneden Müslümanlar için de geçerlidir elbette.

Ancak bu filmin “taşlamayı yapabilecek toplum inşası olarak Müslüman toplumu!” iddiası hiç de görünmez değil. Annesini ölüme gönderirken öpüp koklayan, ama sonra onu taşlamakta zorlanmayan bir evlat! “İşte Müslüman toplumu böyle caniler yaratır” demenin dolaylı yollarından birisidir bu! Merhametin, tövbenin, affetmenin, kenarına bile uğramadığı bir toplum kurgulamak ve bunun üzerine “made by İslam” damgası vurmak! Üstelik “şah dönemi çok daha iyiydi; devrim sonrası, iyiler hapishaneye, kötüler molla olmak üzere dışarıya!” imaları da az değil filmde.

Filmin en rahatsız edici bölümü oldukça uzun olan recm sahnesidir. İsa’nın Çilesi filminde olduğu gibi yapımcılar bu filmde de kanın zerresini içerde bırakmamışlar. Akan her damla kanın tepkiyi çoğaltıp genelleştirdiğini, propagandanın özellikle ana akım sinema izleyicisinde böyle yürüdüğünü belli ki çok iyi biliyorlar! Bu sahneler şüphesiz çok acı, çok yaralayıcı sahneler; ama yine şüpheye gerek duymayacak kadar da pornografikler… Pornografikler, zira hakikatin tümünü ifade etmek isteyen bir “kan dili” imal ediyorlar ve film, o dil üzerinden derinlerdeki bütün soruları, şüpheleri bertaraf ediyor. Korku, nefret tam da bu dil üzerinden yeniden kurgulanıyor. Hakikat kayboluyor ve onun yerine, sahte kurgular hakikat olarak biçimlendiriliyor.

Son tahlilde film, bizim sinemamızda birçok örneğini gördüğümüz vurun kahpeye tipi filmlerden çok farklı değil. Yapımcılarının parası bol olduğu için olsa gerek, biraz daha eli yüzü düzgün o kadar!

 


Bu haber 2224 kez okundu...
Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
Günün Yazısı

Günün Yazısını okumak için tıklayınız...

Bugünkü Gazete Manşetleri
İKTİBASLAR
Link Bankası